

Bu yazı, 1980 öncesinin kadim ülkücüleriyle
‘Eylül’ün Kırdığı Güller’in ideâllerini ve
düşüncelerini ifâde sadedinde kaleme alınmıştır.
Alperenler; “Allah bes, gayrı heves”[1] diyen, “Bâsü bâdel mevt”[2] idrâki içinde bu hayatın rövanşına göre her yaptığını murakâbe eden, “Ölmeden önce ölen, hesâba çekilmeden önce kendini hesaba çeken”[3], “Emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker”[4]* temel ölçüsüyle davranışlarını şekillendiren ve “Sefer bizim, zafer Allah’ındır” diyen inanç şâhikalarıdır. ‘Onlar’; Allah’ın (c.c.) unutulduğu her alanda nefsin hâkimiyetinin başlayacağını ve insanın insanlığından çok şeyler kaybedeceğini bilirler. Alperenler; “Men âmene bi’l-kaderi emine mine’l-kederi”[5] düsturuyla kaderden atılan oklara kâmilen teslim olduğu için kederlenmeyen, bu sebeple de gönlüne hüzün yerine huzur doldurmayı başarırlar. ‘Onlar’; tevârüs edilmiş bir asâletin ve unutturulmak istenen bir medeniyetin eşsiz güzelliklerini yaşatmak için çaba sarfeden ‘kıdemli delikanlılar’dır.
Alperenler; insana insanlığını kazandıracak ölçünün yalnız ve ancak İslâm olduğunu, bâtıla yâr olanların zâhiren gâlip gelseler de gerçekte mağlûp, Hakk yolunda olanların ise mağlûp zannedilseler bile aslında gâlip olduklarını bilirler. ‘Onlar’; esbâbâ tevessülü ikmâl ettikten sonra “Kaderin üstünde bir kader vardır”[6] derler, takdirin Cenâb-ı Allah’a ait olduğunu idrâk ederler ve “büyük cihat”ta gâlip gelerek nefsini yenen bir yiğidin bütün cihanı yeneceğine inanırlar. Alperenler; hilkâtin mükemmelliğini, kâinâtın haşmetini, insanın bu muhteşem vâroluş manzûmesi içindeki yerini idrâk ederek “Halk içinde Hakk’la beraber” olurlar. ‘Onlar’; “Yâ Rabbî! Dünyayı elimizden alma, ama kalbimize de koyma!” diyen mübârek ecdâdımız gibi kalbini dünyadan, dünyayı da kalbinden uzaklaştıran ve İlâhî teslimiyette gerçek hürriyeti bulan kâmil Müslümanlardır.
Alperenler; son üç asırdan bu yana artarak devam eden mağdûriyetimizin, mahcûbiyetimizin ve mahkûmiyetimizin temelinde İslâmiyet’le Müslümanların arasının açılarak birbirinden uzaklaşmasının yatmakta olduğunu bilirler… ‘Onlar’; maddeye mânâ penceresinden bakan, şarklı gibi üretip garplı gibi tüketme yanılgısına yanaşmayan, ekonomik ilerleme ile ahlâkî ve rûhî değerler arasında denge kurmayı amaçlayan ölçü sâhibi mü’minlerdir.
Alperenler; önce “adam”, sonra “dâvâ adamı” ve en sonunda da “gönül adam”ı olan, tevâzuun zirvesinde şâhikalaşan, gönlünde ismet ve iffeti yaşatan, ruhunu izzet ve saffetle kuşatan, kalbini ülfet ve muhabbetle ışıtan, Muhâmmedî ahlâkın nâmütenâhî güzelliklerini ve doyumsuzluğunu tâlim eden gönül erleridir. ‘Onlar’; nimete, kudrete, izzete, varlığa, hüsrâna, ıstıraba, çileye ve yokluğa O’ndan geldiği için boyun büküp rızâ göstererek, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş”[7] diyebilen modern dervişlerdir. Alperenler; “O’nu bulan neyi kaybetmiştir ki, O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki”[8] anlayışını şahikalaştıran aşk, edep ve irfan sâhibi “Kınalı Kuzular”dır.
Alperenler; insan kalbinde fıtrî olarak çağlayan muhabbet, merhamet ve müsamaha pınarlarından yudumlarlar ve kendi “Ben”inin bendesi olunmaması gerektiğini bilirler. “Ben” diyen tahammülsüz, inatçı, sığ görüşlü ve nefsin tutsağı olan zihniyetin karşısında, gerçek saâdet bizzat “Biz”dedir anlayışıyla “Ben”i “Biz”e çevirme haslet ve olgunluğuna sâhiptirler.
Alperenler; ülkemizin içinde bulunduğu içtimâî, siyâsî ve ekonomik sıkıntıların, insanımızın yaşadığı sosyal bunalım ve kimlik krizlerinin, toplumu tehdit eden devlet-millet zıtlaşmasının ve kültür erozyonunun sebebinin de sonucunun da medeniyet değerlerimizden uzaklaş/tırıl/an insan unsurundan, semâvî mukaddeslerini zâyî eden mevcut düzenden, adâlet ve ehliyeti rafa kaldıran yönetimlerden kaynaklandığını çok iyi bilirler. Bu sebeple; ‘İpliğin kalitesini düzeltmeden kumaşların hep defolu çıkacağını’ dile getirirler ve “insan yetiştirmeyi” temel gâye edinirler. Bu sisteme “lekesiz, gölgesiz” ve tertemiz bir nizâmı alternatif olarak sunan, bu nizâmın ‘adâlet, meşrûiyet, ehliyet ve hizmet’ esaslarına dayandığını beyân eden, bunu temin için önce kendi nefsine, sonra da topluma nizâm veren, kendine çeki düzen veremeyenlerin âleme nizâm veremeyeceğini idrâk eden ideâl şahsiyet ve ideâlist dâvâ adamlarıdır.
Alperenler; mukaddes dînimizle bu toplumu aynı inanç paydasında birleştiren, tarih şuuruyla aynı geçmişte buluşturan, güzel Türkçemizle insanımızı anlaştıran, millî kültürle müşterek değerlerimizi tebellür ettiren, büyük ülkülerle evlatlarının gelecekte de ortak hedeflerde bir araya gelmesini sağlayan kadim ülkücülerdir. ‘Onlar’; ferdi şahsiyet, yığınları millet yapan dînî ve millî âidiyetlerimize sonuna kadar sâhip çıkarlar…
“Onlar”; bizi “Biz” yapan değerlerimizi ortadan kaldırmak için her türlü hileyi tezgâhlayan, en kirli oyunları sahneye koyan; “Boğazdaki Aşiret”in[9], Sebataistlerin, sahtekâr Marksistlerin, hortumcu kapitalistlerin, dönme ve devşirmelerin, jakoben-laikçi zulmetin, küresel ihânetin, vurguncu düzenin, çağdaş deniyetin, din tüccarı zihniyetin, azgın azınlığın, ateist çılgınlığın, etnik bölücülüğün, soysuz dayatmaların, çağdaş Ebû Cehillerin, tapınak şövalyelerinin, karanlık mahfillerin defterlerini dürecek, derslerini verecek ve hesaplarını görecek azim ve irâdeye sâhip oldukları ölçüde Alperendirler…
Alperenler; küçük de olsa teşkilâtlı grupların, yığın hâlindeki büyük çoğunluklara kolayca hükmedeceklerini bilen, bu itibarla teşkilâtlanmaya gerekli önemi veren, meşveretle, şûrâdan çıkan ortak akılla organize olan, millî irâdenin üzerindeki vesâyetin kalkması ve sivil siyâsetin hâkim olmasını esas alan fikir ve aksiyon adamlarıdır. ‘Onlar’; İslâm parantezindeki milliyetçiliği ‘ulvî bir fikir’ olarak değerlendirip ‘basit bir figür’ olarak görmeyen, fertlere değil fikrî ölçülere önem veren, fikrî hareketlerdeki büyüklük kıstasını kemiyette değil keyfiyette gören, hak bildikleri yolda tek başlarına kalsalar bile “kınayıcının kınamasına”[10] aldırmayan, “Türklük bedenimiz, İslâmiyet rûhumuzdur, ruhsuz beden cesettir”[11] anlayışına sâhip olan, inandıkları yolda “Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz yürüyeceğiz, dik duracağız, doğru gideceğiz”[12] diyerek vakur adımlarla yürüyen kahramanlardır. Alperenler; Allah (c.c.) için seven, Allah (c.c.) için buğzeden, Allah’a (c.c.) hakkıyla kul olduğu için kula kulluk etmeyi lügatinden silen, tek kıstası menfaat olan mütefekkirlerin (!), dün söylediğini bugün nakzeden liderlerin (?), her devrin adamı olan ve her yolu mubah gören siyâset allâmelerinin (!?) sentetik milliyetçilerin, rüzgâr gülü muhafazakârların oyununa gelmeyen, aklını kiraya vermeyen, partizan kurşun asker olmayan, millî hassâsiyetleri günlük politik menfaatlerin emrine âmâde kılmayan, Allah’tan (c.c.) ve milletten başka hiç kimseye verecek hesâbı olmayan, vatanına bağlı, inancına karasevdâlı yiğitlerdir.
Alperenler; muhteşem bir mâziyi ihtişamlı bir âtîye taşıma sorumluluğunu müdriktirler. Bu sebeple şartlar değişse de alperenlerin vazifesi değişmeyecektir. Alperenler; şartlara teslim olmamak, şartları teslim almak için, değişen şartların imkânlarını zorlayarak zamana ve mekâna Türk-İslâm mührünü vurma yolunda azimle yürürler. Atalarının; güneşi mızraklarına tuğ, gökyüzünü otağ yapıp, “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ni cihat rûhuyla taçlandırarak Altaylardan Tuna’ya doğru başlattığı kutlu yürüyüşü kaldığı yerden ve 300 milyonluk Türk Dünyası’nı kucaklayacak bir anlayışla yeniden başlatmak azim ve kararındadırlar. Bu yürüyüşte; ilim ile iman yan yana, düşünce ile ibâdet iç içe, sebeplere tevessül ve tevekkül sarmaş dolaş, sabır ve şükür yol arkadaşı, feraset ve cesaret el ele, hayallerle umutlar kol kola, aşk ve ceht omuz omuza, âsâ, duâ ve kılıç birlikte hareket etmeye karar vermiştir.
Alperenler, sağduyunun ve tecrübelerin sesine kulak veren; düşünce, şuur ve ferâset; irâde, azim ve basiret; enerji, tahammül ve nezâket; ilim, irfan ve siyâset; mefkûre, kadro ve hareket; istişare, müsamaha ve meşveret; birlik, dayanışma ve uhuvvet; vakar, şeref ve haysiyet; bilgi, coşku ve kabiliyet; inanç, îman ve cesâret sahibi olan ve Türkiye’yi lider ülke yapacak ideâli, dünyaya Hakk’ın nizâmını hâkim kılacak bir ülküyü ilke edinen “Türk-İslâm Ülkücüleri”dir.
Alperenler; medeniyet güneşimizin yeni baştan inşâ ve ihyâsı için gayret sarfeden, nesillere millî, İslâmî ve insânî hedefler gösteren; tadına doyulmayan bir rüyânın son cümlesi, Osmanlı’yı muhteşem bir cihan devleti yapan anlayışın son parıltısı, “Gül Yüzlü” sevdâlardan arta kalan ecdâdın son selâmı ve Türk’ün İslâm için bin yıldır yazdığı o muhteşem destânın hatm-i kelâmıdır.
Alperenler; 15. ve 16. yüzyılı “Türk Asrı” yapan değerler manzûmesini baş tacı yaptığımız zaman 21. yüzyılın da “Bizim Asrımız” olacağına yürekten inanırlar ve bu inançla bütün cihâna:
“Ecdâdımızın heybeti mârufu cihândır,
Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır.”[13]
diye haykırırlar.
Ve Alperenler;
“Savletinden titresin yeniden Doğu-Batı,
Ve kurulsun Allah’ın ebedî saltanatı”[14]
ülküsüne cân-ı gönülden îmân eden, dağ yürekli savaş erleri ve derya gönüllü Yesevî erenleridir.
“Destan Şairimiz”, bir şiirinde onları anlatırken;
“Alperenler; bir aşılmaz dağdılar,
Aydınlığa gönül verip, yıldızları sağdılar…
Nurlanıp, nur üstü nurdan,
Tekbirlerle doğdular…
Tek başına destandılar,
Tek başına çağdılar…
Tufan olup sığmazlarken evrene,
Sevgi olup, gönüllere sığdılar…
İman ile, erdem ile, aşk ile,
İnsanlığı kenetleyen bağdılar…
Ezandılar, mehterdiler,
Sancaktılar, tuğdular…”[15]
dizelerini kaleme almış ve Alperenleri ne kadar da latîf, ne kadar da mânâlı ve ne kadar da zarif bir biçimde târif etmiştir.
Cenâb-ı Allah Alperenlerin; “Çoraklarda gül açtıran”[16] kılıçlarını keskin, yüreklerini kavî, bileklerini güçlü, kalemlerini müessir, tâlihlerini yâr, yollarını açık, işlerini âsân, fiillerini muktedir ve duâlarını da müstecâb eylesin… Âmin…
Yüce Rabbim, şehit kanlarıyla sulanmış bu aziz vatanın; minârelerini Ezansız, semâlarını Hilâlsiz, şafaklarını Al-Sancaksız ve ocaklarını Alperensiz bırakmasın… Âmin… Âmin… Âmin… Ve Hüve Rabbü’l-arşı’l-azîm…
Dr. Mehmet GÜNEŞ
[1] Aziz Mahmud Hüdâî; “Bâki olan Allah’tır, O her şeye yeter; gerisi boş hevestir.”
[2] Bakara, 2 /28; “Ölümden sonra diriltilme”
[3] İbn-i Ebi Şeybe, Kitabu’l-Musannef, VII, 96
[4] Âl-i İmrân, 3/104 ,*“İyiliği emredip, kötülükten alıkoyma”
[5] “Kadere îman eden kederden emîn olur.”
[6] Sezai Karakoç, Şiirler – V (Zamana Adanmış Yazılar), Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine, 76
[7] Yunus Emre
[8] Ferîdüddîn Attâr
[9] Mahmut Çetin; Edille Yayınevi, İstanbul, 1997.
[10] Mâide, 5/54
[11] Alparslan Türkeş
[12] Muhsin Yazıcıoğlu
[13] Namık Kemâl
[14] Osman Yüksel Serdengeçti
[15] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
[16] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu


