reklam reklam reklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklam reklam
reklam reklam reklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklam reklam

“ALPERENLER BİR AŞILMAZ DAĞDILAR” – II

Yayınlanma Tarihi : Google News
“ALPERENLER BİR AŞILMAZ DAĞDILAR” – II

Bu yazı, 1980 öncesinin kadim ülkücüleriyle

 ‘Eylül’ün Kırdığı Güller”in ideâllerini ve

düşüncelerini ifâde sadedinde kaleme alınmıştır.

 

Alperenler; milliyetin cinsiyet gibi fıtrî olduğunu, nefis gibi terbiye edilmesi gerektiğini, fert için şahsiyet ne ise, millet için de milliyetin aynı anlama geldiğini, millîliğin zirvesine çıkmadan evrenselliğin yakalanamayacağını çok iyi bilirler. ‘Onlar’; kine, nefrete, saldırganlığa dayanan menfî ve seküler ulusalcılık anlayışını reddederler.

Alperenler; “İçi alev alev İslâm, dışı pırıl pırıl Türk; içi dışına hâkim, dışı içine köle”[1] olan, Türk olmayı İslâm’a hizmetle anlamlı kılan, milliyetçiliği İslâm’a hizmet yolunda bir düşünce sistemi olarak gören, ülkücülüğü ise bu düşünceyi gerçekleştirme yolunda bir meşrep ve metot olarak niteleyen dâvâ adamlarıdır. ‘Onlar’; Anadolu insanının derûnunda -küllenmiş olsa da- bütün saflığıyla yatan İslâm’ın ihyâ edilmesi gerektiğine inanan, “Sancak, düştüğü yerden kaldırılır”, “Yitik, kaybedildiği yerde aranır” anlayışını savunan, medeniyet tasavvuru olan millî bir hareketin yeniden “Türk’ün ruh köküne”[2] sâhip çıkması, İslâm sancağının Anadolu’da yeniden ayağa kalkması gerektiğine bütün gönlüyle îman eden “Yesi güvercinleri”dir.[3]

  Alperenler; yalan karşısında eğilen bedenlerin hakîkâte doğru bakamayacağını çok iyi bilen, hem başı dik dağın, hem de boynu bükük başağın hâlet-i rûhiyesiyle aklına, irâdesine, hayâta karşı duruşuna ve duygularına yön veren, rûhunda Enderun terbiyesi bulunan, sükûtun sesini dinleyip, sözlerin arasındaki sessizliğin nakışlarına âşinâ olan, ‘dîni bir hayâtın ve hayatlı bir dînin’ ifrat ve tefrite düşmeden îtidâl çizgisinde “akl-ı selîm, kalb-i selîm, zevk-i selîm” dâiresinde yaşanması gerektiğini vurgulayan, Müslümanların ruh ve akıl irtifâlarını yükseltmeleri gerektiğinin şuurunda olan güzel insanlardır.

Alperenler, bütün Müslümanları bir vâhit bedenin âzâları olarak bildikleri için onların dertleriyle hemderttirler. “Yaradılanı Yaradan’dan ötürü”[4] sevdikleri için cümle insanlara karşı besledikleri muhabbette cömerttirler. “Veliyyü küllil-mazlûmîn”[5] olan mübârek ecdatları gibi civanmerttirler. ‘Onlar’; adâletle zulmün mücâdelesinde güçlünün değil haklının yanında yer alan, ezilenlerin, haksızlığa ve zulme uğrayanların cephesinde saf tutan, “Eylül” ve “Şubat” fırtınalarına karşı duran, zulüm devirlerinde baharı muştulayan kardelenlerdir. Alperenler; “zâlime korku, mazluma umut” ölçüsünü şiâr edinen ve küresel düzeyde oynanan vahşî oyunlardan kurtulmak için bizim ışığımızı bekleyen Müslüman kardeşlerimizin ümitlerini inşa’Allah boşa çıkarmayacak olan Nizâm-ı Âlem ülkücüleridir.

Alperenler; İlâhî aşkın, millî ülkülerin ve âlemşümûl ideâllerin peşinde koşarlar, ihtişamlı bir medeniyeti muhteşem bir geleceğe taşıma sevdâsıyla coşarlar, medeniyetlerin ilim ve teknoloji, fikir ve felsefe, güzel sanatlar ve edebiyat temelleri üzerinde yükseleceğine inanırlar. ‘Onlar’; kültür ve medeniyetlerin rûhî temellerinin inanç, içtimâî temellerinin ise bu inanca bağlı ahlâk nizâmı olduğunu, millî kimliğin “din, dil ve târih şuuru”yla kemâl bulduğunu çok iyi bilirler.

Alperenler; bütün köklü medeniyetlerin “Mukaddes Kitaplar”ın ışığında kurulup geliştiğini müdriktirler ve aslâ tarihte “laik” bir medeniyete tesâdüf edilmediğinin şuurundadırlar. Bu sebeple alperenler; medeniyet inşâsına tâlip oldukları için her alanda zirveleşen medenî insanlar yetiştirmeyi amaçlayıp, madde ile mânânın, ilim ile îmânın, gelenek ile modernitenin silah çatması gerektiğini vurgularlar; maddeye mânâ penceresinden ve ideâlist bir zâviyeden bakarak ekonomik ilerleme ile ahlâkî ve rûhi değerler arasında bir denge tesis ederler. ‘Onlar’; ‘İdeâlizm olmadan medeniyet tasavvurunun bulunmayacağına’, “filozofların aydınlatmadığı toplumları şarlatanların aldatacağını”[6] çok iyi bilirler, medeniyetimizi yeniden inşâ etmek için besmele çekip zora talip olurlar. Alperenler; bu uğurda yapılacak mücadelenin îman, sabır ve çileyle yoğrulması gerektiğine inanırlar, “izm”lerin ya da şahısların putlaştırılmasına şiddetle karşı çıkarlar ve çağa İslâm’ın penceresinden Türk’e has yeni bir bakış atfederler.

Alperenler; geleneği olmayan bir milletin geleceğinin de olamayacağını bildikleri için, gelenekten geleceğe kapılar açıp köprüler kuran, gayri millî her türlü uygulamaya ve tepeden şekillendirmeye karşı çıkan, reaksiyoner değil, aksiyoner; yıkıcı değil, yapıcı; dışlayıcı değil kuşatıcı, tanımlanan değil tanımlayan; nesne değil özne olan ve Türk milliyetçileridir.

Alperenler; beyinlerdeki ve gönüllerdeki “kutsal devlet” anlayışını, “hâdim devlet” telâkkîsine tedvir eden, devletin millete hizmetle yükümlü bir araç olduğunu, aslâ amaç olmadığını bilen; devlet olmadan milletin öksüz kalacağını, fakat millet olmadan ise devletin söz konusu bile olamayacağının şuuruna eren âkil insanlardır. ‘Onlar’; aslolanın millet, milletin gölgesinin de devlet olduğunu, devletin âlî menfaatleri adına, oligarşik bir zümrenin çıkarlarına hizmet edilmemesi gerektiğini zihinlere nakşeden bir dünya görüşünü savunurlar. Alperenler; millet kültürü üzerine kurulacak bir devletin Devlet-i Ebed Müddet olacağını, milletle bütünleşmeyen, milleti yok sayan, millete ters düşen yapılanmaların uzun ömürlü olamayacağını bilen tarih şuuruna sahiptirler ve millî irâdenin dışında hiçbir beşeri güç tanımazlar.

 Alperenler; yaşatmayı yaşamaya tercih edip, ölümü hayatın merkezine koyarak, ölümsüzlük denizine yelken açarlar, “dîn ü devlet, mülk ü millet” için şehâdet şerbetini tereddütsüz içerler, inançları uğruna “Bir gül bahçesine girercesine” kara toprağın bağrına korkusuzca koşarlar, “Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve onurlu” [7]durlar. ‘Onlar’; “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”[8] hadîsini hayat felsefesi yapıp, fânî ömürlerine şerefli bir hayat sığdırırlar. Alperenler; asil bir ümmetin ve şerefli bir milletin mensûbu olmakla iftihâr ederler, dâvâ adamlığını diline tespih etmeyip, hayatıyla çekerler, bu sebepten olsa gerek ‘Onlar’; mâzîdeki yaşlarıyla değil ama, yaşadıkları ve yaşattıklarıyla çok büyük ve çok değerlidirler.

Alperenler; akla kapı açıp; irâdeyi elden bırakmama’ temel prensibini rehber edinen, aklın ışığının fen, kalbin nûrunun din ilimleri olduğunu bilen, fakat bütün idrâkini beş duyunun sınırları içine hapsetmeyen ulemâ vârisleridir. ‘Onlar’; ‘küllî bir tefekkür şuuru’ oluşturmak için ufuk çizgisini genişleten; tefekkürün îmânı, îmânın teslîmiyeti, teslîmiyetin tevekkülü, tevekkülün de “Hasbün Allâhu ve ni’mel vekil”[9] diyerek her işte Allah’ı (c.c.) vekil tutmayı âmir kıldığını zihnine ve gönlüne yerleştiren kâmil mü’min ve “hâlis Türk[10]lerdir. ‘Onlar’; Rızâ-i Bâri’ye ermek maksadıyla, Ehl-i Beyt sevgisini Ehl-i Sünnet anlayışıyla kalplere nakşeden ve Müslüman Türk olmanın asâletiyle davranan îmân âbideleridir.

Alperenler; Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim[11] diye buyuran Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) muazzez hayatlarını örnek alırlar. ‘Onlar’; hayatın mânâsını ahlâk, ahlâkın mecrâsını da Kur’ân ve Sünnet belirlediği zaman bir anlam kazanacağına inanırlar. Alperenler; “Tebessüm etmeyi sadaka sayan[12], “eline, diline, beline sahip ol”up[13]  nefsini aşan, kendini inancına adayan, bahtı kara, başı dik, alnı ak, sevdası Hakk ve hayat çizgisi hüsn-ü hat olan bu aziz milletin serdengeçti evlâdı, korkusuz yüreği, âteşin imânı ve tertemiz vicdânıdır.

Dr. Mehmet GÜNEŞ

                                                                                            (Devam edecek)

 

[1] Hakkı Öznur, Ülkücü Hareket, VI, 613; 3 Mayıs 1977 tarihinde  Necip  Fâzıl’ın ve Türkeş’in yayınladıkları târihî “Beyannâme”

[2] Necip Fâzıl Kısakürek, Esselâm, Vasiyet, 138-141

[3] Ali Akbaş, Erenler Divanında, Erenler Divanında, 12

[4] Yunus Emre

[5] Osmanlı padişahlarının tahtında yazılı olan ibâre; Bütün mazlumların

     velisi”

[6] Marquis de Condorcet

[7] Mâide, 5/54

[8] İbn-i Kayyım, el-Cevâbu’l-Vafî,136

[9] Âl-i İmrân, 3/173

[10] Necip Fâzıl Kısakürek, Öfke ve Hiciv, Hâlimiz, 45-46

[11] Mâlik, Muvattâ, II, Hüsnü’l-hulk, 904

[12] Tirmîzî, Birr, 36

[13] Hacı Bektaş-i Velî

reklam

YORUM YAP