fake rolex watches many types of types to satisfy the demands of unique individuality.
























AFŞİN HABER MERKEZİ














bodrum escort

TÜRKÇEYİ BAYRAKLAŞTIRAN TÜRK ŞİİRİNİN “BAYRAK” BURCU: ÂRİF NİHAT ASYA

TÜRKÇEYİ BAYRAKLAŞTIRAN TÜRK ŞİİRİNİN “BAYRAK” BURCU: ÂRİF NİHAT ASYA
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
05 Ocak 2022 - 6:29

5 Ocak 1975 tarihinde Hakk’a yürüyen

Ârif Nihat Asya’nın vefâtının 47. yılında

rahmet, minnet ve Fâtihalarla anıyor,

aziz hâtırasını hürmetle yâd ediyoruz.

*

O; Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın hem şiir, hem de nesir alanında zirveleri yakalayan,  “şiirden dilim”[1] dediği Türkçeye olan hâkimiyetini; mısralarındaki ses, söz ve ritim armonisinin oluşturduğu müzikâl bir âhenkle, edebî sanatları kullanmadaki ve hayâli gerçekle bütünleştirmedeki üstün mahâretle;  mısralarındaki muhteşem zarâfetle; nesirlerindeki mânâ,  muhtevâ, aliterasyon ve secîlerle süsülenmiş ve anlatım gücüyle şekillenmiş letâfetle ortaya koyan ve edebî sanatları zarif buluş ve benzetmelerle dizelere nakşederek söz ipliğine mânâ incileri dizen muhteşem bir şâir ve çok usta bir nâsirdi.

O; geleneğin mirasını geleceğe taşırken, onu; halk ve divan edebiyatı nazım şekillerinin yanı sıra yeni edebî formlarla da zenginleştiren, şiirleri üç ayrı kaynaktan süzülüp gelen, aruz, hece ve serbest vezninin kendine has güzelliklerini devşiren, klasik ve geleneksel Türk şiirinden modern şiire geçerken, serbest şiirde de; klasik sanatları, aruz ritmini, iç kafiyeyi ve sembolleri çok büyük ustalıkla kullanan, gelenekle modern şiir arasında müthiş bir terkip yakalayan; düz yazılarını fikrin, nüktenin, sanatın güzellikleriyle bütünleştiren, kısa nesirlerini hikmet yüklü ifâdeleriyle vecîzeleştiren ve Türkçenin ihtişâmını büyük bir ustalıkla ortaya koyan müstesnâ bir erbâb-ı kelemdi.

O; Türkçenin bütün inceliklerine muttali olan, aruzu, heceyi, kelimeyi ve cümleyi yerli yerinde ve mükemmel bir biçimde kullanan, eskimeyen medeniyetimizden gelen Kur’ânî Türkçeyle halkın günlük lisanının terkibini yapan,  etkilerden uzak kalarak kendine özgü rengârenk bir şiir dünyası oluşturan, edebî yönünün bir yanı gelenekten beslenip dînî değerleri ve millî düşünceyi şiirleştirirken,  öbür yanıyla da yeni ve yerli bir damarın temsilcisi olan,  serbest vezni de çok büyük ustalıkla yeni ufuklara taşıyarak yepyeni bir üslupla gelenekten geleceğe kapılar açıp köprüler kuran, serbest veznin ve modern şiirin nadide örnekleri ortaya koyan ve “Şiirlerimi ve nesirlerimi dâima çok zengin bir Türkçeyle yazmaya çalıştım. Türkçeye ihâneti, milletimize ihânet saydım.” [2] diyen çok önemli bir dil dehâsıydı.

 O; eski dille yeni dili ayrıştırmayı değil, kaynaştırmayı hedeflemiş, eskiyi nazım biçimlerinin kullanırken eski dille ağırlık vermiş, hece ve serbest vezinle yazdığı şiirlerde ise yeni dilin kelimelerini daha çok kullanmış ve bu konuda “Ben hem bugünkü dili, hem de divan dilini kullanırım. Bugünkü dile dil kurumundan başak kimse îtiraz edemez. Fakat divan dili için beni sığaya çekenler oldu. Bunlara şöyle cevap veririm: ‘Oğlum, kızım, kardeşim, benim yalnız doğacaklardan değil, doğmuşlardan da değil, ölmüşlerden de okuyucularım vardır.’ Divan dilinin de bütün şiirleşme ve şiirleştirme imkânları varabileceği son zirveye kadar vardırılmamıştır zannındayım ‘Sen vardın mı?’ diyeceksiniz… Yaklaştırmaya çalıştım diyebilirim.”[3] diyen nev’i şahsına münhasır bir millî edebiyat çizgisinde olan büyük bir edipti.

O; serbest vezin deyince hiçbir kâideye bağlı olmayan, nesir cümlelerinin kesip bölerek ve ya alta sıralayarak tâbir câizse ‘başıboş şiir’ olamayacağını düşünenlerdendir.  Serbest vezindeki “vezin” ifâdesi de onun bir vezninin olduğunu ve hiçbir zaman kâidesiz ve vezinsiz olamayacağını ve  “Bilinen vezin kalıplardan başka türlü vezin kalıpları icâd etmek”[4]  olacağını ifâde etmiş; efsâneleşmiş şiirleriyle, şiir gibi akan nesirleriyle, kültür hazinesi sohbetleriyle, keskin zekâsından yansıyan hazırcevaplığıyla,  çok ince bir mîzah ve çok zarif bir ironiyle harmanlanmış nükte ve hicivleriyle Türkçeyi bayraklaştıran, Türk edebiyatının “Bayrak” burcuydu.

O; şiir dilimizi ve şiir zevkimizi şâhikalaştırırken; milleti millet yapan; din, dil, tarih, vatan, bayrak, kültür, ülkü, ortak kader ve birlikte yaşama irâdesi gibi mensubiyet şuuru oluşturan değerler manzûmelerini terennüm eden, güzel Türkçesiyle rûhumuzu arındıran, gönül dağımızdaki sisleri dağıtan,  ufkumuzu nurlandıran, tarihî mefâhirimizle bizleri ziyadesiyle heyecanlandıran ve Türk milletinin âit olduğu medeniyet kodlarına dönmek mecbûriyetinde olduğunu haykıran duygu ve düşünce gözümüz, ses ve söz virtüözümüzdü.

Şiirlerinde genellikle lirizmden çok; ses uyumu, ahenk, aliterasyon, ritim ve coşku ön plandadır ve şiirlerine kelime oyunları, mânâ zenginliği, espiri, hikmet ve çağrışımlara dayanan hayâl dünyasının rengârenk yansımaları hâkimdir. O’nun şiirlerinde olduğu gibi nesir üslubu da  kelime oyunlarıyla, ses tekrarlarıyla, telmih yoluyla yapılan ince nüktelerle, mîzah ve hiciv unsurlarıyla bezenmiş, düz yazılarında nesri şiire yaklaştırmış ve nesirlerinde sâde, akıcı,  secîli ve âhenkli  bir Türkçe kullanmış mükemmel bir şâirdi.

O’nun bir kuyumcu titizliğiyle işlenmiş kelimelerden oluşan ve akıcı bir Türkçeyle yazılmış şiirlerini okurken; insan rûhunu kanatlandıran sesler, Mâverâ’dan menzilli adresler, kârîlerini şark bahçelerinden Kaf Dağları’na götürerek onlara tayy-i zaman ve tayy-i mekân yaşatan nefesler, rengârenk kır çiçeklerinin kokusunu teneffüs ettiren râyihâlar, çöle dönmüş gönülleri suya kavuşturan vâhalar, tarihî destanlardan levhâlar ve ironik tebessümlere mesken olan mısrâlarla gönül telleriniz titreten ve gerçek bir sanatkârdı.

O; mensur şiir güzelliğindeki hitâbetiyle sözü güzel söyleyen, cümlelerin içine estetik tâbirler ve orijinal tasvirler yerleştirip edebî ifâdelere dönüştürerek vecizeleştiren, benzetmelerindeki zekâ keskinliği ve kelime dağarcığındaki zenginlikle anlattığı konuları ziynetlendiren,  kalemini ve kelâmını bütün kalbiyle inandığı Türk-İslâm Ülküsü’nün emrine veren, çok edebî bir lîsan ve akıcı bir üslupla fikrin ve sanatın terkîbini muazzam bir biçimde gerçekleştiren mükemmel bir hatipti.

O;  Cumhuriyet Dönemi’nin en büyük şâir ve ediplerden olmanın ötesinde;  bir ömür, din, vatan, millet, bayrak diyen, hayatını Allah (c.c.) ve Resûlullah (s.a.v.) aşkıyla taçlandıran, Kıble yürekli, “Gül” gönüllü, Hilâl bakışlı, bozkurt duruşlı, Tûran düşünceli bir güzel insan ve millî hassâsiyetleri zirvede olup, Anadolu’dan Türk Dünyasına akan bir şiir ve nesir çağlayanı, Türk’ü ve Türk dilini azizi bilen bir inanç, düşünce ve duygu ummânıydı.

O;  günlük konuşma dilini; söze yüklediği anlam, özenle seçtiği benzetmelerle, ustaca kullandığı  ses ve söz tekrarlarıyla,  zıtlıklarıyla muazzam  bir  âhenk oluşturan ifâdelerle ve derûnî  dünyasının sırlı hayâlleri ve ideâlleriyle  buluşturan anlatım coşkusuyla  ve ses vurgularındaki kullanım güzelliğiyle  bir sanat dili hâline getiren, kelimeleri söz sanatlarının kanatlarıyla  hayâl ufuklarının ötesine taşıyarak şiirlerine ve nesirlerine olağanüstü bir akıcılık kazandıran, ancak Müslüman Türk kimliğini öne çıkarması; bir ömür “Dîn ü devlet, mülk ü millet” demesi ve gönül kumaşımıza yüce dînimizin ve asil soyumuzun rengini veren insanlardan olduğu için de ismi ders kitaplarından çıkartılan ve nisyâna terkedilmek istenen şâir mütefekkirlerimizdendi.

O; eski şiirin ilhâmıyla yazdığı şiirlerinde çok ağdalı olmayan eski dil ve üslup kullanırken, hece ve serbest vezinle kaleme aldığı şiirlerini de daha duru bir Türkçeyle kaleme alan,  bu berrak ifâdeleri; hikmetli dizelerle, çok ince hiciv ve esprilerle, çarpıcı ve iğneleyici kinâyelerle,  mecazlarla, teşbihlerle, tekrirlerle, telmihlerle, istiarelerle, sayısız edebî sanatlarla ve bâkir sembollerle bezeyen,  mısrâlarındaki mânâ zenginliklerini müzikalitesi yüksek kelimeler ve orijinal kafiyelerle ziynetlendiren ve “bâzen ceylan yürekli, bâzen aslan yeleli şiirleriyle”[5]  kendini gösteren Türk edebiyatının son asır klâsiklerindendi.

O; yeni ile eskinin mücadele hâlinde değil mutabakat hâlinde anlaşması gerektiğine inanan, vezin konusunda her hangi bit taassubu olmayan, aruzu bilinen hemen bütün vezinleriyle ve müstezatlarıyla deneyen, aruza yeni ses dizileri uyarlayarak kendine mahsus yeni vezinler bulan; sâde, rahat, özentisiz ve kusursuz bir Türkçeyle çok güzel şiirler kaleme alan, eskilerin “sehl-i mümtenî” diye ifâde ettiği; kolayca söylenilebildiği zannedilen, basit gibi görünen, ancak edebî vasfı, söyleniş biçimi, sanat değeri çok yüksek estetik kelime mîmârisiyle tebellür eden kimseye benzemeyen orijinal seslerle şiirini zenginleştiren ve güzelleştiren çok büyük bir kalem üstâdıydı.

O; yüce dîmiz İslâm’a hudutsuz bir îman, dilimizin büyülü lîsânı olan Türkçeye köklü bir sevgi ve kadim bir tarih şuuruyla şekillenen; vatana, millî kültüre, örf ve âdetlere sâdık ve Türk milletine kavî bir mensubiyet duygusuyla bağlı bir dünya görüşü olan ve “Ben, şu elimdeki kehribar teşbihin arı duru tâneleri gibi Türkmen asıllı bir âileye mensubum”[6] diyen hâlis bir Türk’tü.

O; hem millî damarın, hem de tasavvufî   irfânın temsilcilerinden birisi olan, hem Türk’ün ruh dünyasını, tarihî mefâhirini ve kahramanlarını anlatan, hem mâzîdeki değerlerimizi bugünle hâl-i pür melâlle  karşılaştıran, hem de geleceğe âit ümitlerini ve hayâllerini idealleriyle destanlaştıran; din,  vatan ve millet   konularını bayraklaştıran, hayâta, mekâna ve insana dâir her şeyi kaleme alan, nesillerin hâfızasında derin izler bırakan unutulmaz şiirler yazan,  şiirleri ve nesirleriyle  vatanperver Türk gençliğinin  ruhunda bir bayarak gibi dalgalanan ve kavî bir îman sâhibi olan kâmil bir Müslümandı. 

O, Türk-İslâm medeneniyetinin maddî ve mânevî unsurlarının asâletini, fazîletini, zarâfetini ve letâfetini; Türklüğün cesâretini, celâdetini, cihangirliğini ve şehâmetini dillere destan ifâdelerle anlatmış,  Tûran ellerine duyduğu hasreti destanlaştırarak dizelere dökmüş,   millî kimliğin, millî kültürün, vatanın, bayrağın, milletin ve devletin önemini sözlerini hikmet ışığıyla  savatlayarak vurgulamış; din, dil ve  tarih şuuruyla medeniyet tasavvurunun oluşturduğu millî düşünce ufkunu savunmuş  yılmaz bir Türk milliyetçisiydi.

O; Türk milleti bilinen 2200 yıllık insanlık tarihinin 1700 yılında dünyada süper güç olduğunu, 16 büyük cihan devleti kurduğunu asil ve aziz bir milletin târihî serencâmını,  üstün vasıflarını ve bugünkü hâl-i pür melâlini şiir ve nesirleriyle kaleme alırken; geçmişe özlemini, hâlin muhasebesini ve geleceğe dâir ümitlerini “akl-ı selîm, kalb-i selîm, zevk, selîm” penceresinden ve Cihan Devleti zaviyesinden bakarak anlatmıştır.  Bu sebeple O’nun vatan kavramı Mîsâk-ı Millî hudutlarıyla sınırlı kalmamış, Ata yurdumuzdan Anayurdumuza, geçmişte hükümran olduğumuz, ancak bugün kaybettiğimiz esir Türk illerine ve gönül coğrafyalarımıza kadar uzanmıştır. O,  bugünkü hâlden duyduğu rahatsızlığı “Ağıt” şiirinde;

“Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?”
[7]

mısralarıyla dile getirmiştir. Türk tarihini, Oğuz Han’dan günümüze bir bütün olduğunu, bunun inkıtaa uğratılmaması ve aradan bâzı bölümlerin çıkartılmaması gerektiğini;

“Yoksa şu yaprakta Yavuz,
Yoksa şu bayrakta Oğuz;
Biz de yoğuz, biz de yoğuz!”
[8]

diyerek çok latîf  mısrâlarla  anlatan tarih şuurunun sâhibiydi.

O; milliyetçilik duygusunu Türkiye Türklüğüyle sınırlı bırakmamış, bir ömür dünya Türklüğünü ve “Tûran ideâli”ni savunmuş, ölümünden iki buçuk yıl önce verdiği bir mülâkatta; “Hatay! Hatay!   dedik Hatay’ı aldık… Hatay demek Turancılık yapmak demekti. Bugün de Kıbrıs! Kıbrıs! diyoruz ve mis gibi Turancılık yapıyoruz. İnşallah onu da alırız. Benim daha nice Turanlarım var, saymakla bitmez.”[9] Demiş; bu fikirlerini sâdece hissî heyecan plânında koymamış, Türkiye Türklüğünü merkeze alarak Türk Dünyasını kucaklayan fikrî bir düşünce zeminine oturtmuş; ortak dil, edebiyat, kültür ve sanat birliğini esas alan çalışmaların başlatılması gerektiğine gönülden inanmış, edebî ve fiilî olarak çok büyük bir gayret göstermiş kadim bir Tûrancıydı.

O; Türklerin kan dökmeyi sevmeyen barışçı bir millet olduğunu, “ancak söz konusu vatansa dünyanın şah damarını kesmekten”[10] de aslâ geri durmayacağını şiir diliyle

 “Gök mavi, başak sarışın…

Tadı ne güzel barışın!

Fakat senin on savaşa

Değer, ey yurt, bir karışın!”[11]

dizelerle anlatmış yılmaz bir alperendi.

O; estetikle fikri, düşünceyle duyguyu şiirlerinde mükemmel bir biçimde harmanlamış,  böylece  hem sanatın güzelliği ve zarâfeti içinde çok etkili mesajlar vererek lirik tarzda didaktik şiirler yazmıştır.  Genellikle didaktik şiirlerde lirik ifâdeler kolay yakalanamadığı gibi, umumiyetle lirik şiirlerde de mesaj hakkıyla verilemez. Bu sebeple pak çok şâirde bu iki unsurdan birisi daha öne çıkmış ve çoğunlukla sanatla mesaj at başı gitmemiş, lirizmle estetik didaktizim birlikte silah çatamamıştır. Ancak o; bu iki unsuru çok zarif bir biçimde birleştirmiş ve şiirini; hem sanatın güzelliği ve hissiyâtıyla, hem de inanç, tarih, millî kimlik ve kültür değerleriyle meczetmeyi bilmiş ve dış yüzü dünyaya baksa da, gönül dünyası da her dem Hakk’a dönük olan ve metafizik ürpertiyle ruhları kanatlandıran bir büyük sanatkârdı.

O;  Türkçe’nin zirvedeki burçlarından birisi olan, hayat gâyemiz  İslâm ile hayatın gerçeği olan Türklüğümüzü  destânî bir coşkuya kaleme alan,  “Naat”ıyla Peygamber Aleyhisselâtü Vesselâma duyulan hasret ve muhabbeti yeniden kıyâma durduran,  , “Bayrak” şiiriyle  millî heyecânı ve vatan sevgisini bayraklaştıran, “Fetih Marşı”yla gençliğe yol gösterip, tarihimizden güç ve ilham alınması gerektiğini anlatan,   “Mevlâna” gazeliyle ile tasavvûfî düşünceyi şâhikalaştıran, esir Türk illerine “Ağıt”lar yakan, millî şuuru destanlaştıran gerçek  bir kalem kahramanıydı.

O; kaleminden ve kelâmından hiç eksik olmayan münâcâtlarla, na’tlarla, ilâhîlerle, Kelime-i Tevhîdlerle, Salât ü Selâmlarla, duâlarla, zikirlerle, Âminlerle, Yâsînlerle, Tekbirlerle, Tehlillerle hemhâl olan,   Mâverâ ufkundaki metafizik ummânının derinliklerine Hz. Mevlânâ’nın izinde yol bulan  bir Mevlevî şeyhiydi. O; tasavvufun zevk ve heyecanıyla neşveli kâmil bir Müslüman, hâlis bir Türk,  samîmî bir Türk milliyetçisi,  gerçek bir muallim,  ideâlist bir muharrir, cesur bir dâvâ adamı, Tûran düşünceli bir mütefekkir ve yüksek karakterli mümtaz bir şahsiyet ve rindâne mizaçlı, melâmî tavırlı  bir Osmanlı çelebisiydi.

O; millî şuurun oluşması ve halk yığınlarının millet hâline gelmesinde  dilin önemini ısrarla belirtmiş, Türkçenin Türk milletini meydana getiren en önemli içtimâî bağlardan birisi olduğunu ifâde etmiş, Türkçeye topyekun sâhip çıkılması gerektiğini, onu güzel kullanmanın, nüanslarıyla korumanın şart olduğunu söylemiş ve; “Türkçe bizim millî davâmızdır.”[12], “Varlık sebeplerimizin başında dil gelir.”[13] demiştir. O; “Anamızın ağzımızdaki ak sütü”[14] olan Türkçenin büyük cihan devletleri kuran bir büyük milletin kadim bir dili olduğunu, pek çok kavmin dilinden ses, hece, kelime ve kavram aldığını, yabancı menşeli kelimeleri kendi iç bünyesine göre şekillendirdiğini, dolayısıyla konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz bu unsurlara kendi mührümüzü vurarak “Türkçeleştirdiğimizi” sık sık dile getirmiştir. O, dilin kendisine mahsus kânunları olan sosyal bir müessese olduğunu, bunun kişiler ve kurumlar eliyle keyfî bir şekilde değiştirilemeyeceğini, dilin tabii gelişim sürecinde ve tarihî serencamına uygun olarak şekilleneceğini; kelimelerin soyuna sopuna bakılamayacağını, “Bunlar Türkçe asıllı değildir” denilerek tasfiyecilik yapılamayacağını, yâni imparatorluk dili olan Türkçenin 300-500 kelimeden ibâret bir aşiret lisânı hâline getirilmeyeceğini devamlı dile getirmiştir.  O, dilin tabii bir seyir içinde gelişeceğini, gerekiyorsa değişeceğini söylemiş ve dil hakkındaki düşüncelerini; “Dide zaman içinde gelişme olur; dile yeni kelimeler girer, bir takım kelimeler zamanla ölü kelime hâline gelerek dilden atılır. Ancak şunun bunun keyfi için dilde tasfiyecilik olmaz. Bu kansız bir cinayettir.”[15] diye ifâde etmiştir. O’nun Türk diline karşı çok büyük bir muhabbeti beslemiş, Türkçe için müzikâl bir lisan olması sebebiyle “şiirden dilim” tâbirini kullanmış, edebî zevkin zirvesinde dalgalanan “ses bayrağımız”ın[16]  şiiriyetinin dünyanın en yaygın dillerinden birisi olan İngilizceden daha üstün ve kavram zengini olduğunu da şu beyitiyle ifâde etmiştir:

“Hor görenler benim -aslında- şiirden dilimi,

Söylesinler bana: ‘May hart’ ile ‘gönlüm’ bir mi?”[17]

O; “Şiirlerimi ve nesirlerimi dâima çok zengin bir Türkçeyle yazmaya çalıştım. Türkçeye ihâneti, milletimize ihânet saydım.”; “Millî edebiyâtın ilk şartının, milleti ve milliyeti kabul etmek ve bunlara karşı olmamaktır. Öteki vasıflar bu şarttan sonra gelir.”[18] diyen, sanatı millîleştiren, milliyetçiliği de sanat haline getiren ve millî edebiyatımızın örnek alınması gereken nev’i şahsına münhasır çok önemli bir köşe taşıydı.

O; dînin toplum ve insan hayatındaki önemini, İslâm’ın hayatın her karesini düzenlediğini, insana muhtaç olduğu iç huzuru ve iki dünya saâdetini verdiğini ve en önemli müessese; tasavvufun da Muhammedî ahlâk, îmâna katılmış derûnî heyecan, nefsi tezkiye edebilmemizi sağlayan bir eğitim metodu, halkın dilinde Hakk’ın zikrini artıran bir mârifet ufku olduğunu  kâliyle ve hâliyle ifâde etmiş ve kâmil bir Müslüman olarak, Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki düşüncelerini de bir rubâisinde;

“Öp, alnına değdir… ki bu bir başka Kitap…

Ancak durulanmış temiz eller ona kap…

Sık sık okuyorsun kapanıp… lâkin onu,

Okutmak, okumaktan da sevap!”[19]

mısrâlarıyla ortaya koymuş muttaki bir mü’mindi.

O; dîni terbiye ile büyüyen, dinsiz bir toplumun medde plânında büyüse, gelişse ve zenginleşse bile huzura ve sağlıklı bir ruha kavuşamayacağını inanan, “Dünyada fizik devrinin haddini bildirecek bir metafizik devri bekleyenlerden olduğunu”[20] söyleyen muttaki bir mü’min, tasavvufun irfânî ikliminde derûnî dünyasını nurlandıran ve “Şiirlerinde ve nesirlerinde İslâm ahlâkını gölgeleyecek tek mısra, tek satır yazmamam helâl süt emmedendir.  Devletime ve milletime karşınankör olmamak andımdandır.”[21] diyen bir Mevlevî dervişiydi.

O;  Türk deyince Müslümanı anlatmış, Müslüman deyince de Türk’ü numune-i imtisâl yapmış,  İslâm’ın, “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”ne cihad ruhu kazandırarak bu aziz ve asil milleti daha da yücelterek mâsivânın geçiciliğinden Mâvera’ya ebedî aydınlığına taşıdığına;  Türk’ün ve Türklüğün de tarihin şâhitliğinde İslâm’ın bükülmez bileği, hizmetkârı ve sancaktarı olduğuna bütün kalbiyle îman etmiş bir büyük ideâlistti.

O; hem başı dik dağın, hem de boynu bükük menekşenin hâletiye tevâzuun zirvelerini tutan,  vakarı, cesâreti ve zerâfeti şâhikalaştıran; neşeli, espirili, müşfik,  eli açık, gani gönüllü, prensipli ve rindâne tabiatlı , millî ve mânevî değerler karşısında son derece hassas davranan, İslâmiyet’e ve Türklüğe aşk derecesinde hayran ve bu değerlere zarar veren  kişi ve mahfillere karşı çok sert olan ve “Dosta, insana, güzele bal şerbet; ama kötüye, çirkine, bağnazlığa zehir zemberek”[22] diye vasfedilen ârif bir insan  ve kâmil bir ülkü deviydi.

O; dünkü yaşadığımız hâdiseleri künhüyle kavrayabilmek, bugünkü milletin içinde bulunduğu hâli anlayabilmek ve yarınlar hakkında doğru yorumlarda bulunabilmek için; tarihimizi çok iyi bilmek, objektif olarak değerlendirmek ve geleceği sağlam temeller üzerine inşâ edebilmenin ancak millî tarih şuuruyla mümkün olabileceğine kadim bir Türk milliyetçisidir. O; “Tarih şuurunu kaybeden topluluklar hafızasını kaybeden insanlara benzerler” hükmüne bütün kalbiyle inanan, tarihimizin iyi ve kötü taraflarından örnek almamız, kahramanlık ruhumuzu canlı tutmamız ve böylelikle Türkiyeyi çağdaş medeniyetin üzerine taşımamızın aslî vazifelerimizden birisi olduğuna inanmış ve “Şiirlerimde kahramanlık ruhumuzu tarih şuuru içinde ortaya koymaya çalışmam; milletimizin, devletimizin ebed müddet varlığına inancımdandır. Çünkü kendi kültür temellerine dayanmayan milletlerin yaşama şansı yoktur.”[23] diyen  münevver bir dâvâ adamıydı.

O; Ötüken’de tarih sahnesine çıkan, Ergenekon’da demir dağları eritan, Mekke’nin tevhit nurunda yıkanan, Ufukların Efendisi cihan devletleri kuran, çağ açıp çağ kapayan ve zevâl devrinde yıkılmakla karşı karşıya kalan ve Millî Mücâdeleyle yeniden kıyâma duran  5000 yıllık Türk tarihini serencâmını;

            “Günlerce yokuş dizleyerek dağ çıktık;

            Her gün bırakıp arkada bir çağ çıktık…

            Sarsılmas altı zirvedeydik şimdi…

            Bir zelzeleden artakalıp sağ çıktık”[24]    

dört mısrada özetleyen millî tarih şuuruna sâhip gerçek bir münevverdi.

Devletimizin çöktüğü ve vatanımızın yedi düvel tarafından işgâl edilmeye çalışıldığı çok zor bir dönemi ve çok önemli savaşları yaşaması sebebiyle onun zihninde, gönlünde, fikrî temâyül ve tekâmülünde, şiirlerinde ve nesirlerinde hep Türk milliyetçiliği düşüncesi vatan ve bayrak sevgisi ve tarihî kahramanlara özlem duygusu hep ön plana çıkmış ve büyük bir içtenlikle

“Biz, kısık sesleriz… minâreleri
Sen, ezansız bırakma, Allah’ım!

Kahraman bekleyen yığınlarını
Kahramansız bırakma, Allah’ım!

 

Bizi, Sen sevgisiz, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma, Allah’ım!

Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma, Allah’ım.”[25]

dizeleriyle Türk milleti adına Cenâb-ı Hakk’a “Duâ” eden kâmil bir mü’mindi.

O; “Seccâden kumlardı…” diye başlayan o muhteşem  “Naat”ını ithâf ettiği Adana Lisesi’nden arkadaşı olan  “Gönül kumaşı ipektendi, efendiliğine, inceliğine, ölçülü, sabırlı davranışlarına yüreğimin sıcaklığını verdim, dost olduk”[26] dediği  Fransızca öğretmeni Hakkı Mahmut Soykal vasıtasıyla 1933’yılında Üsküdar Mevlevîhânesinin son postnişini Ahmet Remzi Dede’yle (Akyürek) tanışmış, ondan  el almış, dervişlik yolundan ve çilesinden geçmiş, bu sâyede Mevlâna’yı ve Mevlevî kültürünü yakından tanıma imkânı bulmuş, tasavvufun âsûde ikliminde olgunlaşmış, Aşk-ı Hakîkide huzura ermiş, Huzur’da huzur bulup kalbi itminana erişmiş ve Mevlevilik mânevî irşat salâhiyeti almış bir Mevlevî şeyhiyidi.

 

O; Mesnevî’yi ve Divân-ı Kebîr’i yanından hiç ayırmayan,  paraya katiyen kıymet vermeyen, “İçimi temizlemekten dışımı düzenlemeye vakit bulamadım” diyen dış görünüş îtibâriyle dağınık olan ve kılığına kıyâfetine pek dikkat etmeyen[27], sigarayı, ağızlığı ve tespihi elinden hiç düşürmeyen, gittiği her yurt köşesinden ya uzun bir şiir ya bir rubâî ile dönen[28], kahve tiryakisi, çiçeklere karasevdâlı olan[29], ancak çiçekler içinde en çok gülü seven[30], hiç yemek seçmeyen, kalender mîzaçlı[31] ve tespihe, çakmağa, fotoğrafçılığa ayrı bir merâkı olan[32], nükteli konuşan, hazırcevap olup taşı gediğine koyan, medenî casâreti ve yiğitle meşhur,[33] kimseden pervâsı olmayan,[34]  içinden geldiği gibi şiir yazan, her türlü güzellik karşısında duygulanan bir gönül adamıydı.[35]

O;  elli beş yıllık sanat hayatında yaklaşık beş bin manzume, mensur şiir ve nesir kaleme alan, bunların 3049’u yayınlanmış, 179’u yayınlanmamış şiirlerinden oluşan,  geri kalanı da nesirlerden meydana gelen ve yazdığı bu edebî külliyat 23 şiir, 11 nesir kitabı olarak yayımlanan velût bir yazardı.

O; velut bir şâir ve nâsir olarak çok fazla şiir ve nesir kaleme almış, yazdıkları şiir ve nesirlerde çok farklı temaları işlemiş, günlük alâlade konulardan, dînî tasavvufî mevzulara, aşk-ı mecâzîden Aşk-ı Hakîkıye, vatan ve bayrak sevgisinden esir Türk illerine, şehirlerimizden mîmâriye, kültürden medeniyete, iç âlemden dış dünyadaki her şeye, tarihî konulardan fikrî ve siyâsî meselelere velhâsıl hayatın içinde bulunan maddî-mânevî her konuya dâir çok geniş bir alanda kalem oynatmış keskin zekâsı hayâl gücü, edebî kabiliyeti çok yüksek olan entelektüel bir mütefekkirdi.

O; kolay ve çok yazan ve velut bir şâir olduğu için pek çok şiirinde has şiir denilen o nadir cevheri yakalamış, onun şiirlerinin büyük çoğunluğu belli bir edebî seviyenin çok üzerine çıkmış, ancak çalakalem yazdığı ısmarlama ve hatır savmak kabilinde, eşe, dosta ve akraba çevresine yazılmış olan veya sünnet, düğün, nişan doğum, ölüm gibi olaylar vesilesiyle kaleme alınan şiir değeri olmayan, ancak şâirin vezne ve kafiyeye hâkimiyetini, dil kıvraklığını, kelime oyunlarındaki ustalığını, nüktedanlığını gösteren  “hediyelik kıt’alar ya da manzumeler” nazım olarak kuvvetli olsa da,  şiir seviyesi belli bir kalitenin üstünde değildir. Çok fazla  şiir yazmak, genellikle şiirin kalitesini düşürmesi îtibâriyle pek çok  şâir için bir handikap oluştursa da, onda bir nâkise meydana getirmemiş, Türkçeyi ve edebî sanatları kullanış ustalığı, şiirlerindeki  ses ve söz âhengi, lâtif ifâdeleri ve coşkulu söyleyişi sebebiyle pek çok şiiri ezbere okunmuş, zamana mukâvim kalmıştır. “Naat”, “Bayrak”, “Fetih Marşı”, “Fetih Davulları”, “Duâ”, “Mersiye”, “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor”“Destan”, “Ağıt”, “Selimler”, “Kubbeler”, “Süleymâniye”  başta olmak üzere pek çok şiiri dillerden düşmemiştir. O’nun şiirleri Türk milleti için muazam bir kitâbe, mübârek bir manzume ve bir millî marş hüviyeti kazanmış ve yüreklerde silinmez izler bırakmıştır.

O, muhteşem şiirleri dışında; düzyazılarında mensur şiirden denemeye, fıkradan mektuba, seyahat yazılarından siyâsî ve sosyal hicivlere, kısa nesirlerden vecizelere kadar pek çok edebî türde eserler  vermiş bulunan “Kendisine mahsus yazışı, duyuşu olan orijinal bir sanatkâr”[36] ve her yazısında Türkçeye hâkimiyetini konuşturan ve akıcı, duru ve pırpıl pırıl bir dil kullanan üstün yetenekli usta bir  nâsirdir. İleride onun şiirlerini, düzyazılarını, kısa nesirlerini ve vecîzelerini daha tafsilatlı olarak îzah edeceğimiz için, şimdilik kısa nesirlerinden bir örnek verelim: O;  “Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz”[37] diyerek yaşayan, “Kevser akan, Gül kokan”,[38] “Ülkü denen nazlı gelin”e[39] sevdâlanan;  vatan için, vatanından başka her şeyini fedâ etmeye hazır olan, dünyaya eli kolu budanmış Anadolu Beylerbeyliğinden değil Selçuklu ve Osmanlı Cihan Devleti penceresinden bakan, Türk’ün yürek sesi, Türk Dünyasının beşik kertmesi, ideâlizmin son efsânesi,  Anadolu’nun alın teri ve bu ülkenin yerlileri diye vasfettiğimiz milliyetçi- ülkücü gençlik için de “Destanın Boşa Gitmesin” başlıklı şiir tadında ve destan güzelliğinde bir nesir kaleme almıştır:

“Siz Büyük Türkiye’yi gerçekleştirecek olan Ülkücüler!!!

Siz Oğuzların, Kür Şadların, Alparslanların, Fatihlerin, Yavuzların, Abdülhamidlerin, Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Hacı Bektaşların, Sütçü İmamların, Dilşad Sultanların, Nene Hatunların, Gevher Nesibelerin, Malhun Hatunların torunları olan Ülkücüler;

‘Gafillerin ardında Allah’ı anan; kaçanların ardında vuruşan, ölüler arasında diri olan gibidir.’ Kutlu Peygamber sözünün muhatabı olmak için çalışın.

Yolunuz açık olsun. Cenab-ı Allah, taşıyamayacağımız yükü omuzlarımıza yüklemesin. Yüce Yaradan (c.c.) kendi dini için gayret eden herkese yardım etsin.

‘Gençliğin acı haline
‘Öldün mü ey gençlik?’

Eğer öldünse haber ver: ‘Onlar’a hicviye yazan kalemim sana da mersiye yazsın. Yahut ölmediğini ispat et ki, sana olan büyük îmânım sarsılmasın ve sana olan destânım boşa gitmesin.”

O’nun kalemi; bâzen bir katmer gül, bâzen bahar kokulu bir sümbül, bâzen gökkuşağı renginde bir ipek tül, bâzen aşk ateşinin dumanı tüten bir gönül ve bâzen de hazin hazin öten dertli bir bülbül olur.  O’nun kalemi; bâzen barışı muştulayan güvecin kanadı, bâzen Selçuklu kartalının bir diğer adı, bâzen fetih günlerinin yâdı, bâzen Oğuz’un, Fâtih’in Yavuz’un murâdı, bâzen mâsumların, mahsunların ve mazlumların feryâdı, bâzen Türk’e münhasır bir Osmanlı tokadı ve  bâzen  de bir sülüs hat zerâfetindeki câmîlerin tasvir  üstâdı olur. O’nun kalemi;  bâzen Altaylardan Tuna’ya Türk dünyasının haritası, bâzen yaşanan hicrânın öfke fırtınası, bâzen taşı gediğine koyan hicvin en hası, bâzen en latîf nüktelerin baş ustası ve bâzen de Ulubatlı Hasan’a selâm götüren kahramanların şehâdet kınası olur. O’nun kalemi;  bâzen Mâverâ ufkundaki duânın besmelesi,  bâzen Kubbe-i Hadrâ’nın Gül kokan nefesi, bâzen gönülleri titreten bir ney sesi, bâzen Mevlâna türbesinin yeşil kubbesi,  bâzen muhabbet ufkunda açan çiçeklerin has bahçesi, bâzen çifte su verilmiş keskin bir kılıcın Türkçesi ve  bâzen de  bayrak ve vatan düşmanlarına karşı bozkurdun öldürücü pençesi olur.

 Saydığımız ve sayamadığımız bütün bu sebeplerle, “O; bizim Cumhuriyet devri edebiyatımızın unutulmaz şâirlerinden birisi; şiiri nesrinden, nesri şiirinden kuvvet li bir söz sultanı, şiiriyle ve nesriyle gerçek anlamda bir kahraman”[40] olmasına, nice üstün edebî ve insânî  özellikleri bulunmasına, “71 yıllık ömrünü edebiyatımızın unutulmaz zarif eserleriyle taçlandırmasına”[41]  rağmen; her dem “ îman, vatan ve Tûran” dediği için, kalemi ve kelâmıyla bir ömür Türk-İslâm Ülküsü’nü savunduğu için, inançlarından ve milliyetçiliğinden hiçbir zaman tâviz vermediği için; nisyâna terkedilmiş, eserleri antolojilere alınmamış, okul kitaplarında şiirlerine ve nesirlerine yer verilmemiş, TRT’ye çıkartılmamış, hiçbir şekilde tanıtılmamış, … yâni  Müslüman Türk düşmanı “Boğaz’daki Aşiret”[42], pembesinden kızılına Marksist tâifesi ve bunların siyâsî işbirlikçileri tarafından unutturulmak için her yola başvurulmuş, fakat bütün bu yapılanların inadına Türk milleti onu unutmamış, o; edebiyatımızın zirvelerinde  dalgalandığı gibi;

 “Gel, ey Muhammed, bahardır…                                                                               Dudaklarımız ardında saklı                                                                                    Âminlerimiz vardır!..                                                                                                     Hacdan döner gibi gel;                                                                                                   Mi’racdan iner gibi gel;                                                                                            Bekliyoruz yıllardır!                                                                                                         

Konsun -yine- pervazlara                                                                                            Güvercinler;                                                                                                                         “Hû hû” lara karışsın Âminler…                                                                                       Mübarek akşamdır;                                                                                                  Gelin ey Fâtiha’lar,                                                                                                       Yâsin’ler!”[43]

diyen muhteşem “Naat”ıyla her mü’min yürekte  müstesnâ bir yer edinerek  destanlaşmış ve ;

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü…
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü.
Işık ışık, dalga dalga bayrağım.
Senin destanını okudum,
Senin destanını yazacağım.

            . . .

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;
Yeryüzünde yer beğen
Nereye dikilmek istersen
Söyle, seni oraya dikeyim!..”
[44]

 

dizeleriyle de gönüllerde Ay Yıldızlı bir âbide inşâ ederek bayraklaşmıştır.

Hâsılı O; îman dolu bir yüreğin sahibi kâmil bir Müslüman, İslâm’ı “Şerîat, Tarîkat, Mârifet, Hakîkat” sırrıyla yaşayan bir mutasavvıf, tarih şuuruna sâhip bir münevver, hep zirveleri hedefleyen soylu bir mütefekkir, Türkçenin güzelliklerine yeni güzellikler katan bir mütefekkir, Türk şiirinin bayrak burcunda bayraklaşan büyük bir şâir, nesiri şiire yaklaştıran çok önemli bir nâsir, millî değerlerimizin savunucusu gerçek bir entelektüel, mesleğine âşık çok değerli bir öğretmen, irfanî sevdâyı ve Turan düşüncesini baştâcı eden bir alperen, “millet, ümmet, beşeriyet” halkalarını içten dışa doğru kucaklayan ehl- dil bir bir sûfî,  mefkûresi uğruna hayâtını vakfeden ve inançlarından aslâ tâviz vermeyen bir serdengeçti, Türk Dünyasının dertleriyle hemdert olan ve Dünya Türklüğünün hürriyet mücâdelesine en asil duygularla sâhip çıkan  çatal yürekli bir milliyetperver, yüreği sevgi deryâsı olan bir güzel insan ve -yok sayılmak istense de- kelimenin kâmil mânâsıyla mükemmel bir edip ve muhteşem bir dil mîmârıydı…

O; “Kevser akan, Gül kokan”[45] îman âbidesi bir büyük nâtîydi.

O; Türk şirinin bayrak burcunda bayraklaşan “Bayrak Şâiri”ydi.

O; Ârif’lik  hil’atını hakkıyla giyen  “Mevlân yolunun bir ulu pîri”ydi[46]

O; “Göklere, gönüllere yıldız yıldız akan”[47]  ve ehl-i dil olan müstesnâ biriydi.

O, en yanık  “Mersiye”nin  ve en sâmîmi “Duâ”ların Besmelesiydi….

O; Esir Türk illerine “Ağıt”lar yakan Türk’ün en  hüzünlü sesiydi…

O; “Hun Türküleri”nin ve “Fetih Marşı”nın en coşkulu nefesiyi…

O; Türk tarihinin eşsiz “Destan”larını gül destesi gibi derenlerdendi…

O; Uçmağa varırken Ay-Yıldızlı Bayrakla Cennet’e girenlerdendi…

O;  “Yıldızların söneceği,  güne yıldızlar saklayanlara” gönül verenlerdendi.

O; “Şehitler Tepesi”nde “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor” diyen Alperenlerdendi…

O; “Ağlasın taşlara kapanıp tarih: Selimler gelir de Yavuzlar gelmez” diyenlerdendi.

O; “Türk-İslâm Ülküsü”yle tuğrası çekilmiş kelâm ve kalem erbâbı bir asâlet fermânıydı.

O; “Dîn ü devlet, mülk ü millet” diyenleri yârânı ve millî düşünce ufkumuzun tercümânıydı.

O; “Vicdânını kaybeden bir devrin vicdânı” ve “Gül” gönüllü bir edep kahramanıydı.

O; hatırşinas bir insan, kadirşinas bir dost,  hudutsuz bir vefâ ve sevgi ummânıydı.

O; Kânunî’de destan, Selimiye’de Sinan, Malazgirt’te Alparslan ve Oğuz Han’da yaydı.

O; sevdâsı vatan, ülküsü Tûran olan ve kelimeleri nurlandıran turkuaz bir ziyâydı.

O; Kıble yürekli, “Gül” gönüllü, Hilâl bakışlı, bir güzel insan: Ârif Nihat ASYA’ydı.

Ârif Nihat Asya; ölümü çok latîf bir benzetmeyle “Bir yanağından öptüm… Söyle ey dünya, öbür yanağından öpmek için daha kaç günlük yol yürümeliyim?”[48] diye anlatmış ve Âlem-i Cemâl’e vuslatın çok yakında olduğunu hissettiği günlerde kaleme alınmış olan,  öldüğü günün tarihini (5 Ocak 1975) taşıyan ve Hz. Mevlânâ gibi ölümü “Şeb-i Arûs” görerek;

“Yıkanıp, süslenip tabutlanmak;

Halka î’landır cülûsumuzu…

Sonra -her yıl- bizim de kutlayacak

Çıkar -elbet- Şeb-i Arûs’umuzu.”[49]

dizelerini kaleme almış; çok sevdiği şehir Adana’nın düşman işgalinden kurtuluş gününde -5 Ocak 1939’da- yazdığı meşhur  “Bayrak” şiirinden 36 yıl sonra kaderin bir tecellisi olarak aynı günde,  5 Ocak 1975’te dünya zahmetinden Allah(c.c.)’ın rahmetine vuslat için, “Göğsünün son nefesini ‘Allah!’ diye”[50] vermiş ve doğumundan 70 yıl 10 ay28 gün sonra “dünyanın öbür yanağından öpmek için”  Ankara Nûmune Hastanesi’nin 318 nolu odasından saat 21.10’da Hakk’a yürümüştür.

Ârif Nihat Asya; imânı kavî bir Müslüman ve bir Mevlevî dervişi / şeyhi olarak ölümün;  “Ircı’i!”[51]* emr-i İlâhî’sine icâbet edilirken “dünya sürgünü”nden ölümün öldüğü  “âsûdebir bahar ülkesi”ne[52] kapı açılacağını,  Hz. Mevlâna’nın ifâdesiyle   “Şeb-i Arus” (Düğün Gecesi)  olacağını ve  “Sonsuzluğun Sâhibi”ne kavuşulacağını çok iyi bilenlerdendi. Bu sebeple; “Onlar asil doğmuşlar, bize de asil ölmek kalmış”[53], kâlini hâle çevirmiş ve son nefesini Yüce Rabbimizin Has İsmini söyleyerek vermiştir.

Ârif Nihat Asya, “Vatan” rubâisinde;

“Ezanımdan alışıp tekbîre,
Buldunuz mutluluk imanımla…
Vatan ettim sizi ey topraklar,
Beş vakit damgalayıp alnımla!”
[54]

diyerek bu toprakların; “Ezanla, tekbirle, îmanla, secdeyle” damgalanarak “vatan” hâline geldiğini söylemiş ve “Enbiyâ yurdu, şühedâ burcu” olan bu vatan toprağına asil bedenini de ekleyerek,  Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ’nın titrediği”[55]  zâten azîz olan “şühedâ yurdu”nu daha bir muazzez yapmış, 8 Ocak 1975 Çarşamba günü Hacı Bayram Camii’nde kılınan namazın ardından Ankara Yenimahalle Karşıyaka Mezarlığına götürülmüş ve;

“Ölüm Marşı varsın, alınsın

Cenâzemde mehter çalınsın!”[56]

diyen bu güzel insan Tekbirler ve Salavatlar eşliğinde Karşıyaka Mezarlığı’nın 2. Kapı 8. Cadde, 105. Sokak, Ada No: L/4 Parsel No:286’daki kabrine defnedilmiştir.

O; elli beş yıllık bir sanat cehdinin muhassalası olan eşsiz şiirlerini, şiir tadında nesirlerini, mübârek ideâllerini ve o muhteşem hatıralarını bizlere bırakmış, Hazreti Yunus’un

 

“Ölür ise ten ölür,

Canlar ölesi değil”[57]

dediği gibi; eserleriyle hep aramızda, şiirleri zihnimizde, sesi kulaklarımızda ve sevgisi gönlümüzde olacağını bildiği için;

“Gül gül dolaşır, uçar konar bal yaparız,

Nisanda çiçek, yazda petek, kışta karız,

Bir gün arayan gönüllerde bizi;

Ölsek de, gömülsek de, silinsek de varız.”

demiştir.

O; Rahmeti Rahmana kavuştuğunda, Türk edebiyatına 23’ü şiir, 11 nesir olmak üzere 34 eser armağan etmiş, arkasında millî ve mânevî değerlerle örülmüş zengin bir külliyat bırakmıştır. Muhteşem “Naat”ın, mükemmel “Bayrak” şirinin şâiri Allah (c.c.) ve Peygamber (s.a.v.) âşığı, vatan ve bayrak sevdâlısı, Kıble yürekli, “Gül” gönüllü, Hilâl bakışlı, Tûran düşünceli, Mevlevî meşrepli  bu güzel insan Karşıyaka Mezarlığındaki kabrinde Fâtihalarımızı ve Yâsinlerimizi beklemektedir.

Asil rûhu için el-Fâtiha…

Aziz rûhu için Hûu diyelim Hûuuu!..

*

                                                                                       Dr. Mehmet GÜNEŞ

*

[1] Ârif Nihat Asya,  Büyüyün Kızlar Büyüyün, Dil I, 259

[2] M. Nuri Sâmancı, “Ârif Nihat Asya’ya On Soru, Ârif Nihat Asya’dan On Cevap, Defne, 62, Şubat, 1969

[3] Mustafa Karapınar, “Ârif Nihat Asya  ile Bir Konuşma”,  Töre,17, Ekim,  1972

[4] Saadettin Yıldız, Ârif Nihat Asya’nın Şiir Dünyası, 244

[5] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 7

[6] Yavuz Bülent Bâkiler, Türk Edebiyatı Dergisi, Ârif Nihat Asya Çocukluk Günlerini Anlatıyor, sayfa: 16, Ağustaos Eylül 2004, Sayı: 370-371,

[7] Ârif Nihat Asya, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Ağıt, 13-14

[8] Ârif Nihat Asya, Kökler ve Dallar, Destan, 45-47

[9] Mustafa Karapınar, Ârif Nihat Asya İle Bir Konuşma, 17; Töre,Ekim 1972,

[10] Muhsin Yazıcıoğlu

[11] Arif Nihat Asya,Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, 93, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1975,

[12] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 39

[13] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 94

[14] Yahya Kemâl Beyatlı

[15] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 29

[16] Fâzıl Hüsnü Dağlarca

[17] Ârif Nihat Asya,  Büyüyün Kızlar Büyüyün, Dil I, 259

[18] M. Nuri Sâmancı, “Ârif Nihat Asya’ya On Soru, Ârif Nihat Asya’dan On Cevap, Defne, 62, Şubat, 1969

[19] Ârif Nihat Asya, Kova Burcu, Kitap, 157

[20] Ârif Nihat Asya, Kanatlar ve Gagalar,146

[21] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 93-94

[22] Aclan Sayılgan, Töre, Şâirin Ölümü,45, Şubat, 1975

[23] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 97

[24] Ârif Nihat Asya, Nisan, Dağ, 247,

[25] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, Duâ,  44-45

[26] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 104

[27] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları, 25

[28] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları, 31

[29] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 31

[30] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 30

[31] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları, 28

[32] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları, 29

[33] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 38

[34] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 36

[35] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları, 30

[36] Ahmet Hamdi Tanpınar

[37] Nihâl Atsız, Yolların Sonu, Dâvetiye, 28

[38] Nûrullah Genç, Rüveydâ, Rüveydâ, 65

[39] Nihâl Atsız, Yolların Sonu, Dâvetiye, 30

[40] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları, 7

[41] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya’nın Sevgi Mektupları, 7

[42] Mahmut Çetin, Boğaz’daki Aşiret, Edille Yayınevi, İstanbul, 1997

[43] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, Naat, 72-74

[44] Arif Nihat Asya,Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, 22-23, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1975,

[45] Nurullah Genç, Rüveydâ, Rüveydâ, 65

[46] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, 5 Ocak Uçmağı -I

[47] Ayhan İnal

[48] Ârif Nihat Asya, Kanatlar ve Gagalar, Öpmek, 11

[49] Ârif Nihat Asya, Ses ve Toprak, Şeb-i Arûs (5 Ocak 1975), 9

[50]Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 19

[51] Fecr, 89/28; *“Geri dön!”

[52] Yahyâ Kemâl Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, Rindlerin Ölümü, 93

[53] Ârif Nihat Asya, Bütün Eserleri Çekirdek-2, Aramak ve Söylemek, 34

[54] Ârif Nihat Asya,  Duâlar ve Âminler, Vatan, 163

[55] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat,

[56] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, Mehter, 164

[57] Yunus Emre

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com

fake rolex watches many types of types to satisfy the demands of unique individuality.