AFŞİN HABER MERKEZİ











“ÜLKÜ DENEN NAZLI GELİN”E SEVDÂLI BİR GÜZEL İNSAN: HÜSEYİN ARAS -1-

“ÜLKÜ DENEN NAZLI GELİN”E SEVDÂLI BİR GÜZEL İNSAN: HÜSEYİN ARAS -1-

DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
699 views
16 Mart 2021 - 9:03

Gönül hânemize yine bir hazan rüzgârı esti… Ölüm, her zaman olduğu gibi yine “erken gelen” yakıcı bir nefesti… Mart ayazında kalplerimiz bir kere daha üşüdü ve yeniden buz kesti… Kûs-i rıhlet çalınca, sararan yapraklar birer birer düştü dalından… Ve “Kubbe-i Hadrâ”dan feyz alan bir güzel insan daha “Ircı’i”[1] (Dön!)  fermânına uyarak hicret etti bu hayat masalından…

Nefesler sayılı, hayat vefâsız, zaman acımasız… Ölüm, herkesi eşitleyen yalın bir gerçek… Ölümle noktalanır, hayatın bu fânî dünyada insanlara verdiği mühlet…  Zîrâ ölüm, “..Her nefsin mutlaka tadacağı..”[2] ve inkârı katiyen mümkün olmayan apaçık bir hakîkattir… Ölüm, inancımıza göre fânî hayâta son noktayı koysa bile, bâkî dünyaya vâsıl olmamızı sağlayan bir mukadderattır… Ölüm; “..Allah’tan geldik, dönüş yine O’nadır..”[3] emr-i İlâhî’sine icâbet etmekle başlayan bir vuslattır…  Ölüm; ölümün öldüğü ebedî bir âlemde yaşanan rûhî bir hayattır… Ölüm; her lahzâ kendisini bize hatırlatan, ama bizim bir türlü tam olarak idrâk edemediğimiz “en büyük nasîhattır.”[4]

 

Ölüm, İlâhî dâvete uymak ve bir başka dünyaya doğmaktır…  Bu dünya hayâtında insana verilen ömür sermâyesi ölümle noktalanır… Yolların başlangıç ve bitiş noktası hep Allah(c.c.)’a varır… Bu yüzden bir ehl-i dil de;

“Ya İslâm’da erirsin,

Ya inkârda çürürsün,

Yol mezarda bitmiyor;

Gittiğinde görürsün…”[5] 

 

diyordu…   Fuzûlî’nin;

“Gelin ey ehl-i hakîkat, çıkalım dünyadan

 Gayrı yerler görelim, özge safâlar sürelim…”

dizelerinde söylediği gibi, ten kafesi açılırken; can kuşu hürriyete kanat çırpar, gemilerin geçmediği sonsuz bir ummâna yol alır… Güneş gurûb eder, zaman birden kırılır ve âniden bâkî âleme yeni bir kapı açılır… Herkes için, gün batar, söz biter, kalp durur, ibre sona vurur… İnsanoğlu; kaçınılması aslâ mümkün olmayan başlangıcın sonuna ya da sonun başlangıcına vâsıl olur…

Ve “Ömür Dediğin”den geriye; unutulmayan hâtırâlar, yürekte saklı yaralar, îfâ edilen ameller, hayat bulmayan emeller, yarınlara dâir hayâller, Mâverâ menzilli ideâller, yaşatılan fazîletler, yapılan ibâdetler, bir türlü yapılamayan hamleler, “keşke” diye başlayan sayısız cümleler, Hak yolunda çekilen zahmetler, katlanılan mihnetler, gösterilen gayretler ve çekilen çileler kalır…

                                                               * * *

İşte 16 Mart 2013 Cumartesi Günü sabaha karşı; “Gül” kokulu, “Kıble” yürekli, “Hilâl” bakışlı, Bozkurt duruşlu ve “Ülkü denen nazlı gelin”e[6] sevdâlı bir güzel insan daha Hakk’a vuslat için Âlem-i Cemâl’e yürüdü… “Hüseyin Aras Başkanımız”ın rahmet-i Rahmân’a vuslat haberiyle birlikte; onu tanıyan herkesin, özellikle de 12 Eylül öncesini İzmir’de yaşayan ülkücülerin yüreği bu sefer bir başka yandı ve gönül dağını simsiyah bir duman bürüdü…

Dede Korkut’un; “Gelimli gidimli dünya / Son ucu ölümlü dünya” mısraları dilimize düşerken; mâzîde kalan hâtırâlarımız da gönül ufkunda kıyâma durdu… Gözlerimiz terledi, bakışlarımız ıslandı ve bir yumruk gelip boğazımıza oturdu…

Artık yaşı çoktan altmışına merdiven dayamış olan bizim nesil de;

“Bu dünyaya gelen kişi, âhir yine gitmek gerek,

Misâfirdir, vatanına bir gün sefer etmek gerek.”[7]

 

dizelerini daha sık söyler olmuştu…

“Onlar” diye tesmiye ettiğimiz; başı dik, alnı ak ve dâvâsı Hakk olan, “Kevser akan ‘Gül’ kokan”[8]; Anadolu’nun alın teri, “Bu Ülke”nin[9] “yerli”leri, Türk’ün yürek sesi, Türk Dünyası’nın beşik kertmesi ve ideâlizmin son efsânesi olan “Bizim Çocuklar” da artık birer birer terk-i dünyâ ediyordu…

  Ahmet Turan Alkan’ın dediği gibi, zâten Muhsin Başkan’ın şehâdetinden sonra, emr-i Hak rahmetlinin bütün yaşıtlarını, nesildaşlarını, ülküdaşlarını bir anda kocaltmıştı ve artık hiç birimiz genç değildik…  Ve İzmir Ülkücüleri olarak rahmetli Dr. Erol Atik, Aşur Demirbağ, Mahmut Odabaşı, Kamber Aydın, Nâdir İnal, Muzaffer Genç, Muzaffer Gökçen, Hüseyin Balkan, Dr. İsmail Cengiz, Suday Savrun Sandık, Dr. Cengiz Karalezli, İlhami Bölük, Subutay Demir ve Mehmet Arıcan’dan sonra Hüseyin Aras’ı da rahmet-i Rahmân’a tevdî etmiştik[10]

70’li yılların o zor günlerini İzmir’de yaşayan bu ideâlist gençliğin gönülleri genç olsa da, “Onlar”; saçlarından giymeye başladıkları beyaz kefenleriyle zâten her geçen gün biraz daha gün batımına doğru yol alıyordu… Ve “âsûde bahar ülkesi”ne[11] vâsıl olanlar artarken, “dünya gurbeti”ni mesken tutanların sayısı “Kıbrıs Gâzîleri” misâli bir bir azalıyordu…

Cumartesi sabahı saat 06.45’de Sertif Parlak telefon ederek Hüseyin Aras’ın vefât haberini vermiş, hüzünlü bir sesle “İnnâ lillâhi ve-innâ ileyhi râci’ûn”[12]* demiş, Mehmet Arslantaş, Hacı Kaya, Mehmet Kılıç ve Ahmet Tevfik Esensoy’la birlikte hemen İslâhiye’ye hareket edeceklerini söylemişti… Sertif Başkan; Yılmaz Özcan’ın Sivas’tan, Mustafa Çolakoğlu’nun Malatya’dan, Hanifi Batı ve Şemsettin Gölen’in de Elazığ’dan, yola çıkacağını haber vermişti. O menhus hastalık yüreğimizi bir kere daha kanatmıştı.  “Biz ondan râzıydık, inşa’Allah Cenâb-ı Hak da râzı olur! Allah (c.c.) rahmet eylesin!” dedikten sonra dilimden gayrı ihtiyârî “Âah mine’l-mevt” kelimeleri dökülmüştü. Bu sırada başta Bayram Dalcı ve Mehmet Dener olmak üzere birçok gönül dostumuz daha telefon etmiş ve bu acı haberi duyurmuştu.

          Ve Hüseyin Aras’ın o heybetli duruşu gözlerimin önünde canlanırken, “mâsum Anadolu’nun”[13] bu yiğit evlâdının idealist dâvâ arkadaşları da bir film şeridi gibi zihnimden geçmeye başlamıştı…  Bir anda, ihtiramla yâd ettiğimiz “İzmir’deki ülküdaşlık” ve müşterek mâzînin azîz hâtırâları hayâlhânemde peş peşe yürüyüşe geçmişti…

                                                            * * *

1970’li yıllar; millî ve mânevî değerlerine bağlı Anadolu çocuklarının üniversite tahsili yapmak için büyük şehirlere geldiği ve Ahmet Yesevî’nin nefesiyle tüttürülen “Ocak”larda buluştuğu yıllardı.  70’li yıllar, bizim de “denize maya çalmak” adına İzmir’i ve üniversite gençliğini millî değerlerle buluşturmak için gayret kuşağını kuşandığımız çok çetin bir dönemdi.  O yıllar, “Gâhi kar yağardı, gâhi karanlık”[14] diye tasvîr edilen zamanlardan bir zamandı… İzmir zâten;  fikir tezgâhında çile dokuyanlarla, çile girdâbında inancını yaşamak isteyenlerin ikinci sınıf insan muamelesine tâbi tutulduğu ve şimal rüzgârlarının tozu dumana kattığı şehirlerden birisiydi.

70’li yılların başında “öğrenci hareketleri” diye isimlendirilen olaylar yeniden alevlenmeye yüz tutmuştu… Gençliği Marksist-Leninist fikirlerle ve ateist düşüncelerle iğfâl etmek ve Türkiye’yi bir Sovyet peyki hâline getirmek isteyenler, üniversitelerin özerkliğinden istifâde ederek fakülteleri birer “kurtarılmış bölge” yapmak için yoğun bir çaba sarf ediyordu. Bunu temin için Türkiye’nin bütün üniversitelerinde sol gruplar tarafından; haklı öğrenci talepleri dile getiriliyor, çeşitli eylemeler başlatılıyor, daha sonra ise gerçek niyetleri ortaya çıkıyor ve pek çok fakültede ideolojik amaçlı işgaller ve boykotlar sahneleniyordu.

  Öğrenimlerine devam etmek isteyen ülkücü gençler ise, bir an önce istikbâllerini kazanmak için fakültelerdeki işgal ve boykotlara karşı çıkıyordu. Böyle olunca da komünist militanlar, kendi ideolojik emellerine tâbî olmayan herkese ve özellikle de eylemlerine muhalefet eden ülkücülere karşı hasmâne saldırılar başlatıyordu.

Ülkücüler de  -şimdi artık birilerine “hikâye” gelen, fakat o zor günleri yaşayanların çok iyi bildiği- “fakültelerin birer kızıl karargâh olmasını önlemek” ve “öğrenimlerine devam edebilmek” için, bir anda kendilerini çetin bir mücâdelenin içinde buluyordu… 70’li yılların ortalarında, pembesinden kızılına her türlü sol ve bölücü örgütün müşterek olarak başlattığı çok yönlü saldırılar neticesi ülke tam bir anarşi ve kaos ortamına sürükleniyordu… Türkçemizin o muhteşem ifâdesiyle “delikanlı” çağındaki milliyetçi gençlik de; “din, vatan ve bayrak” aşkının coşkun ırmaklar gibi çağlayıp aktığı bir dönemde “Ülkücü Hareket”in saflarında mücâdele bayrağını yükseltiyordu.

O yıllar; çıkarsız dostlukların, karşılıksız sevgilerin, kutsî bir dâvâ için yapılan mücadelelerin, ferâgat ve fedâkârlıkların “hesâbî” değil “hasbî” olduğu, yâni en saf ve en temiz duygularla yaşandığı yıllardı. O yıllar; yiğitlik ve cesaretin, ahlâk ve fazîletin, kardeşlik ve samimiyetin, iç içe girdiği, en kalbî duyguların, en bâkî arkadaşlıkların ve en ulvî gönüldaşlıkların yaşandığı ve en soylu ideâlizmin yaşatıldığı yıllardı. O yıllar; “ülküdaşlığın” ana-babadan sudûr eden kardeşliğin bir önceki hâli, âhiret kardeşliğinin bir sonraki mertebesi sayıldığı ve “dâvâ arkadaşlığı”nın da “kardeşlik hukuku”ndan bir cüz olduğu yıllardı.

O yıllar; Anadolu’nun muhafazakâr çevrelerden ve köylerinden gelen fakir-fukara çocuklarının 1980 öncesinde tezgâhlanan kirli senaryoların tam ortasında kaldığı ve Soğuk Savaş Dönemi’nin hükümrân olduğu ve ülkemizin ateş çemberinden geçtiği yıllardı… O yıllar, istikbâllerin söndüğü, hayatın; kan, gözyaşı ve çileden âzâde kalamadığı ve “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun” [15] diyen ülkücülerin her gün kara toprağın bağrına düştüğü yıllardı.  O yıllar; hayâlle gerçeğin, hayatla ölümün harman olduğu yıllardı. O yıllar; aynı yağmurlarda ıslandığımız, aynı sevgiden beslendiğimiz, aynı ideâllere yaslandığımız,  aynı karda kışta, soğukta şehit omuzladığımız; aynı ülküleri, endişeleri, ümitleri, acıları ve sevinçleri paylaştığımız; bir ocağı, bir evi, bir koğuşu, bir battaniyeyi, bir ekmeği bölüştüğümüz yıllardı.  

 

“70’li yılların İzmir Ülkücüleri” hayatlarının belki en sıkıntılı günlerini bu şehirde geçirmiş olsalar da, en unutulmaz hâtıralarını ve en mutlu zamanlarını da İzmir’deki  “Ocak”larda yaşamışlardı… Zâten “ülküdaşlığın” en kâvî olduğu 70’li yılları yaşayanlar için, ömürlerinin sâir zamanları da bu yılların şerh edilmesi hükmündeydi…

O yılları yâd ettiğimiz zaman, içimizi sızlatan bir hicrânın feryâdını duyarız kalbimizde… Fırtınalı yıllardan geriye kalan ve bedeli çok ağır ödenen bir hareketin geçmişini ve bugününü çok farklı duygular içinde anarız. Gönlümüzü şâd eden nice hâtırâlarla coşarken; baharlarına kan damlayan kardeşlerimizi yâd edince efkârlanır ve için için ağlarız. Yüreğimizin en mutena köşelerine oturttuğumuz o yılların eskimeyen arkadaşlıklarını, bâzen âh ederek, bâzen târifsiz bir heyecan duyarak ve bâzen de gönlümüze çöken koyu bir hüznün gölgesinde hatırlarız. Çünkü o yıllar; gönüldaşlarımızı andıkça heyecanlandığımız, toprağa verdiğimiz yiğitleri yâd ettikçe hicran ateşiyle yandığımız yıllardı. O yıllar; çoraklaşan vatan toprağını kanlarıyla sulayan, şehâdet şerbetini İzmir’de içen ve ölümsüzlük denizine yelken açan; Suat Kürşat’ı, Cengiz Şen’i, Mesut Yergin’i, Reşat Atalay’ı, Mustafa Gönül’ü, Kemal Fedai Coşkuner’i, Saffet Çelik’i, Nurettin Temiz’i, Turan İbrim’i, Selçuk Duracık’ı ve Halil Esendağ’ı derin bir “Âah” çekerek hatırladığımız ve Yunus Emre’nin;

“Bu dünyada bir nesneye,

Yanar içim, göynür özüm;

Yiğit iken ölenlere

Gök ekini biçmiş gibi…”[16]

dizelerini terleyen gözlerle terennüm ettiğimiz yıllardı.  

                                                              * * *

İşte bu fırtınalı yıllarda İzmir’deki ülkücüler arasında liderliği, kültürü, hitâbeti, cesâreti, samîmiyeti ve kararlılığıyla temâyüz eden kişilerden birisi de rahmetli “Hüseyin Aras”tı.

O yıllarda Ege Üniversitesi’ndeki ülkücülerin sayısı, “bir avuç” tâbiriyle ifâde edilecek kemiyetteydi… Komünist militanların okullara her anlamda hükmettiği bir dönemde İzmir Ülkü Ocakları Başkanı olan Hüseyin Aras; o az sayıdaki ülkücüye; yaptığı konuşma ve faâliyetlerle müthiş bir güven duygusu, büyük bir azim ve târifsiz bir kararlılık aşılamıştı…  İzmir’deki ülkücüler arasında Hüseyin Aras’ın başkanlık döneminin çok ayrı bir yeri vardı. O dönemi İzmir’de yaşayanlar çok iyi bilirler ki, üniversitedeki komünistlerin psikolojik üstünlüğü kırılmış, bütün fakültelerde form yapılmış, değişik strateji ve taktikler uygulanarak girilemeyen okul kalmamış ve bazı fakülteler düşürülmüştü. Zâten o dönemin ülkücüleri; “İzmir’de Hüseyin Aras Başkanımız varken, biz her meselenin üstesinden geliriz!” düşüncesine sâhip olmuştu. Çünkü Hüseyin Aras; liderliğiyle, teşkilatçılığıyla, olaylara hâkimiyetiyle ve uyguladığı taktik ve stratejilerle, İzmir’deki ülkücülere yepyeni bir heyecan ve müthiş bir mücâdele azmi kazandırmıştı. O; sadece ahkâm kesmemiş, fiilî mücâdelelerde de en önde durmuş, fakülteden fakülteye koşmuş, en zor zamanlarda dâvâ arkadaşlarını hiç yalnız bırakmamış ve ülküdaşlarıyla hep omuz omuza olmuştu.  Çünkü Hüseyin Aras, “Başkan” sıfatının içini kâmil mânâda dolduran mümtaz bir alperendi.

Hüseyin Aras, kavrulmuş Anadolu toprağını andıran yağız çehresi, pala bıyığı, mangal gibi yüreği ve bükülmez bileğiyle, sanki akıncılar çağından günümüze gelmiş bir serhat beyiydi. O, “lider” olarak yaratılmış bir insandı. Onun; güven telkîn eden bir metâneti, akılla şekillenmiş bir cesâreti, inancını, azmini, kararlılığını ve ümîdini hiç kaybetmeyen bir şahsiyeti; her hâl ve hareketinde dînî, millî ve ahlâkî hasletlerini tebellür ettiren bir ciddiyeti vardı. Mertlik, yiğitlik ve şehâmet; sadâkat, tevekkül ve teslîmiyet; vefâ, dostluk ve muhabbet, fedâkârlık, dîger-kâmlık ve fazîlet; sabır, sağduyu ve samîmiyet onun mümeyyiz vasıflarındandı.

Hüseyin Aras; çok okuyan, farklı bakan, orijinal değerlendirmeler yapan ve hükmedici bir tarzda konuşan bir hatipti… Öyle ki, bir konu üzerinde -karşısındakine ders veya seminer verircesine-  üst perdeden fikir serdederdi. O; inandığı doğruları ne pahasına olursa olsun dile getirir ve savunduğu fikirlerin sonuna kadar arkasında dururdu.  O; Türk Milleti’nin varlık-yokluk mücâdelesinde gözünü daldan budaktan sakınmaz, sözünü hiç kimseden çekmez ve hiçbir şeyden çekinmezdi. O; hiçbir olayda seyirci konumunda kalmayan, her zaman Yavuz Sultan Selim Han celâdetiyle, Köroğlu tavrıyla ve Bozkurt gibi kükremesiyle hep ön safta yer alan bir mücâdele adamıydı.

Hüseyin Aras; tefekkür eden, görüşlerini ve düşüncelerini çevresiyle paylaşan, konuşan, yazan, yeni ve yerli fikirler ortaya çıkaran, hayata sadece ideolojik bir şablondan değil, geniş bir zâviyeden bakan bir düşünce ve aksiyon adamıydı… Öğretmenlik yaparken bitirdiği Hukuk Fakültesi Rahmetli Hüseyin Başkan’a ayrı bir nosyon kazandırmış ve avukatlık yaptığı dönemlerde “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü” gibi evrensel değerlere millî ve İslâmî pencereden yeni bir bakış açısı ortaya koyan makâleler kaleme almıştı. 12 Eylül Referandumu’nda; “En kötü demokrasinin, en iyi askerî idâreye tercih edilmesi gerektiğini” söylemiş, millî irâdeyi hiçe sayan cuntacıların ve millete kan kusturan işkencecilerin mutlaka yargılanması gerektiğini de yazdığı yazılar ve yaptığı konuşmalarla dile getirmişti.  O; Türk-İslâm Dünyası’nı kuşatan hayâllerinin yanında, “demokrasi ve hukukun üstünlüğü”nün de Türk Dünyası’nın 21. yüzyıldaki Kızılelması olduğunu/olması gerektiğini ifâde eden kıymetli bir fikir adamıydı.

*

Devamı YARIN..

***

[1] Fecr, 89/28

[2] Enbiyâ, 21/35; Ankebût, 29/57

[3] Bakara, 2/156

[4] Fudeyl b. İyaz

[5] Abdurrahim Karakoç

[6] Nihal Atsız, Yolların Sonu, Selâm, 41

[7] Yunus Emre

[8] Nûrullah Genç, Rüveydâ, Rüveyda, 65

[9] Cemil Meriç, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1984

[10] O günden bugüne İzmir’in gâzi ülkücülerinden; Aslan Demirci, Mehmet Uyanık, Mustafa Kurucu, Uğur Derviş Tekdal, Selahattin Bayraktar, Erdoğan Poyraz, Erkan Yıldırımkaya, Mehmet Söyler, Ahmet Kolutek, Ali İhsan Güneş, Ahmet Arslan, Dr. İsmail Özpınar, Yavuz Epik, Hüseyin Düz, Dr. Fethullah Esmeray,  Mehmet Altaylı, Hüseyin Baydar da Âhiret Yurdu’na gitti… 

[11] Yahya Kemâl Beyatlı, Rindlerin Ölümü,

[12]Bakara, 2/156; *“..Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na   döneceğiz..”  

[13] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Sakarya Türküsü, 398-400

[14] Şeyh Gâlib

[15] Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde 3 Kasım 1975 günü şehit edilen “Ülkücü Alpaslan Gümüş’e âit bir söz” Bu söz,  şehidimizin Afyon Bolvadin’deki mezar taşına da hakkedilmiştir.

[16] Yunus Emre, Yunus Emre-Güldeste, 202

bitlis escort bayan

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com