AFŞİN HABER MERKEZİ









GÖNÜL SEMÂMIZDAN BİR YILDIZ DAHA KAYDI -2-

GÖNÜL SEMÂMIZDAN BİR YILDIZ DAHA KAYDI -2-

DR. MEHMET GÜNEŞ
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
631 views
22 Ocak 2021 - 7:20

GÖNÜL SEMÂMIZDAN BİR YILDIZ DAHA KAYDI

AHMET TEVFİK OZAN HAKK’A YÜRÜDÜ-2-

*

 -Dünden devam…

“Bir merhaleden güneşle deryâ görünür,

Bir merhaleden her iki dünya görünür,

Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer;

Geçmiş gelecek, cümlesi rü’yâ görünür.”[1]

1971 yılında Tıp eğitimi için Elazığ’dan Ankara’ya gelen, millî ve mânevî duyguları çok yüksek olan Ahmet Tevfik Ozan da Ülkücü Hareketin ön saflarında yer alıyordu.1974 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı olan Ahmet Tevfik Ozan; “öğrenci olayları” (?!)  sebebiyle tutuklanarak 6 yıl mahkûmiyet almış ve Ankara, Kırşehir, Niğde hapisânelerinde, Medrese-i Yusûfiye’deki ülkücülere cezaevi başkanlığı yapmıştı.

1973 yılında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmış olan fakir de, ismen tanıdığı Ahmet Tevfik Ozan’la iki genç ülkücü tıbbıyeli olarak, onun Ankara Ulucanlar Cezâevi’nde yattığı yıllarından itibaren mektuplaşmaya başladı… Bu gıyâbî dostluk, fakirin 1979 yılında Erzurum Tortum’da hekim olarak çalıştığı dönemde vicâhiye çevrildi ve bu güzel insanla irtibâtımız hiç kesilmedi. Ahmer Ağabeyle; Erzurum’dan Kayseri’ye, Kayseri’den Elazığ’a uzanan ve Hakk’a yürümesine kadar devam eden, kalbî muhabbetimiz hiç eksilmedi.

Ahmet Tevfik Ozan;1978 yılında cezasını tamamladı ve serbest bırakıldı. Hacettepe’de başlayan tıp eğitimine, Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde devam etti. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra yine sorguya alındı ve bir süre Mamak Askeri Cezaevinde tutuklu kaldı. 1971 yılında Ankara’da başladığı üniversite eğitimini, “üç ayrı tıp fakültesinde” ikmâl etti ve 1986 yılında Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. İlk görevine Balıkesir İl Sağlık Müdürlüğünde başladı. Bilâhare Erzurum’daki tabip asteğmen olarak askerliğini bitirdi. 1990-93 yıllarında Kayseri İl Sağlık Müdür Yardımcılığı görevinde bulundu. O yıllarda Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü’nde -fakirle birlikte-  doktorasını tamamladı.  1995 yılından itibaren de yardımcı doçent unvanıyla Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğretim üyesi oldu. Fırat Üniversitesinin Sağlık,  Kültür ve Spor Daire Başkanlığı ile Tıp Fakültesi Deontoloji Anabilim Dalı Başkanlığı görevlerini yürüttü, 2020 yılının Eylül ayında da emekli oldu ve 15 Ocak 2021 Cuma günü geçirdiği bir kalp krizi sonucu Âlem-i Cemâl’e vuslat için Hakk’a yürüdü.

Meslekî çalışmalarının dışında, çok önemli bir şâir ve yazar olan, resim ve desen sanatıyla da iştigâl eden  Dr. Ahmet Tevfik Ozan, çok yönlü bir erbâb-ı kalemdir. Şiire lise yıllarında başlamış olan  Ahmet Tevfik Ozan’ın, 1977 yılından itibaren başta Türk Edebiyatı, Töre, Doğuş, Boğaziçi, Devlet, Hasret, Dîvan, Yağmur, Erciyes, Kültür Sanat, Yeni Düşünce, Konevi, Erguvan, Hedef,  Gözyaşı, Mina, Çağrı, Nîzâm-ı Âlem, Ana ve Gergef gibi dergilerde üç yüzü aşkın şiiri neşredilmiştir. Ayrıca çeşitli gazete ve dergilerde de makale, desen ve karikatürleri yayınlanmıştır. 1994 yılında Struga Şiir Akşamları’na Türkiye’yi temsilen katılmıştır. 1998 yılında bu yana Türkiye Boks Federasyonu Üyesi ve Sağlık Kurulu temsilcisidir.

            Nev’i şahsına münhasır bir şiir anlayışı olan, şiirde kendine özgü bir tarz oluşturan ve kalemi has şiirin ufuklarını hedefleyen Ahmet Tevfik Ozan’ın; “Kâinat Şiiristan” , “Dağlar Ardı Şiirleri”“Şeyma Ceylan Yüreği” ve “Şiirimin ABC’Sİ”  isimli dört şiir kitabının yanında, deneme ve makâlelerinden oluşan “Şiirden Taşan Sözler”  adlı bir eseri ve “Taş ve Tebessüm” isimli bir de hâtırâtı yayımlanmıştır.

                * * *

Dr. Ahmet Tevfik Ozan, Necip Fâzıl’ın;

“Ne kervan kaldı ne at, hepsi silinip gitti,

İyi insanlar iyi atlara binip gitti.”[2]

diye ifâde ettiği pek çok güzelliği şahsında cem etmiş bir güzel insandı. Ahmet Tevfik Ozan; yeni nesillerin “numûne-i imtisâl bir insan” olarak tanıması, -hadi gençlerin kullandığı tâbirle söyleyelim- “rol model olarak” örnek alması gereken; kâvî bir inanç, büyük bir ideâl ve çok güçlü bir irâde sâhibi olan bir karakter âbidesiydi

O; sık sık “Taş Medrese”lerle kesişen çile harmanı hayâtının bütün sıkıntılarına tebessümle bakmayı bilen, ideâllerini ve ümidini hiçbir zaman kaybetmeyen ve çizgisinde zinhar kırıklık olmayan yılmaz bir dâvâ adamıydı. O; her zaman ve her şartta adâletle davranan, hiç kimseye haksızlık yapmayan ve haram yollara sapmayan, Hak dâvâsına haksız yollardan hizmet edil/e/meyeceğini çok iyi bilen bir ilke ve ahlâk numûnesiydi. O;  inanç değerlerine aykırı davranarak hedefe varılsa bile âhır ve âkıbetin hayırlı olmayacağını, Hazreti Ömer(r.a.)’in dediği gibi; “Haramda mutluluk arayanlara, mutluluğun haram olacağını” hatırından çıkarmayan; ayrıca haklı olmanın yetmediğini, yetmeyeceğini, haklı kalmanın daha da önemli olduğunu herkese gösteren çok dürüst, âdil ve kâmil bir şahsiyetti.

Bazı insanlar vardır, uzaktan devâsâ görünürler, yaklaştıkça azametini kaybederler, küçülüp giderler. Ama bazı kişiler de vardır ki, tanıdıkça, yakınlaştıkça gitgide büyüdüğü görür, tevâzuun zirvesindeki heybetine şâhitlik edersiniz. İşte Ahmet Tevfik Ozan da; yaklaştıkça büyüyen, yakınlaştıkça farklı pek çok özelliğinin farkına varılan, tanıdıkça güzellikleri daha çok ortaya çıkan ve O’na karşı duyulan muhabbet duygusu ziyâdesiyle artan ve herkese örnek olan muttakî bir Müslüman ve yüreği rozetinden çok büyük olan bir Oğuz Türkü’ydü.

O; Mekke’de doğan, Hira’da yükselen, Medîne’de devlet hâline gelen ve inşâ ettiği eşsiz medeniyetle gönülleri fetheden îmân nûruyla; Türkistan’da tarih sahnesine çıkan, İslâm’la şereflenip Muhammedî sevdâlarla buluşan, Kur’ân aşkıyla çağlayıp coşan ve İ’lâ-yı Kelîmetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü rehber edinerek aslî kimliğine kavuşan bu aziz milletin kader çizgisinin kesiştiği yerde açan turkuaz renkli bir Hilâl çiçeğiydi.

O; İslâm’a münhasır îman,  ahlâk, ve fazîletin, Türk milletine mahsus izzet, mehâbet ve asâletin, kadim El-Aziz / Harput kültürünün mayaladığı vakar, nezâket ve zarâfetin; Yesevî’nin nefesiyle tüttürülen “Ocak”larda şekillenen ferâset, basîret ve cesâretin; hekimliğin ve şâirliğin hikemî nefesiyle sırlanan hamiyet, hassâsiyet ve letâfetin; kâmil mü’minlere has; hak, adâlet, müsamaha, tevâzû, hüsn ü zan, sükûnet,  samimiyet, ülfet,  ünsiyet, muhabbet,  merhamet ve insâniyetin bütün renklerini en sâde, ancak en anlamlı biçimde tavır ve davranışlarına taşıyan bir gâzî dervişti.

O; istikamet üzre yürüyen, “..Festakim kema ümirte..”[3] “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emr-i İlâhîsini rehber eyleyen, kul hakkına titizlikle riâyet eden, ‘ilim, îmân, amel ve hâl’ ölçülerini birbiriyle mezceden; ‘dîni bir hayatın ve hayatlı bir dînin’ ifrat ve tefrite düşmeden îtidâl çizgisinde “akl-ı selîm, kalb-i selîm, zevk-i selîm” dâiresinde yaşanması gerektiğini vurgulayan ve Ehl-i Beyt aşkını Ehl-i Sünnet anlayışıyla kıyama durduran bir “Yesi güvercini”ydi.[4]

O; evinin her penceresi Kıbleye bakan, kendini her lahzâ musallâ taşında gören ve bir ömür Allah (c.c.) için yaşayan, Allah (c.c.) için seven, Allah (c.c.)  için düşmanlık eden, Allah (c.c.)  için şehâdeti cana minnet bilen ve;

“Ölmek Senin içinse ölümden öte ne var,

Şu yalancı dünyada sevgiden öte ne var

Sen içimde çağlayan tertemiz bir ırmaksın

Kaynayan sularına denizden öte ne var” [5]

diyen, istikamet sâhibi olan ve dünyaya eyvallâhı olmayan bir mü’mindi.

O; “Başkalarına zarar vermemenin İslâm’daki karşılığı kul hakkıdır.” diyen, en zor şartlar altında bile hiç kimsenin hakkını çiğnemeyen, “İnsanın; şerefi, haysiyeti,  muhabbeti, merhameti ve adâleti,  bir kristal vazo gibidir, düştü mü kırılır!”[6] ölçüsünü sık sık dile getiren ve bu “kristal vazo”yu mukaddes bir emânet gibi bir ömür baştâcı eyleyen insan-ı kâmil bir ehl-i dildi.

O; “Yaratılanı Yaradan’dan ötürü seven”,  gönlü “millet-ümmet ve beşeriyet” halklarını dıştan içe ve içten dışa kucaklayan, farklı düşüncelere de müsâmaha gösteren, mazlumun kimliğine bakmadan -kim olursa olsun- herkese yardım eden, doğruluk ve dürüstlükten hiçbir zaman ayrılmayan,  inanç değerlerinden aslâ  tâviz  vermezken, karşısındaki kişiye insan olduğu için değer veren, yüreği uçsuz bucaksız bir sevgi gülşeni olan ve  “Türk’ün ruh köküne bağlı[7]  nesillerin yetişmesi için durup dinlenmeden kalemini ve kelâmını seferber eden,  kültür şâhikası bir edip ve gani gönüllü bir alperendi.

O;  ihtişamlı bir medeniyetin inşâsı için besmele çekip zora tâlip olan, mücâdelenin îman, sabır ve çileyle yoğrulması gerektiğine inanan, “zaferle değil seferle yükümlü olduklarını” bilen, emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın, astığı bayrağın hakkını veren, İlâhî aşkı ve vatan sevdâsının çilesini sâdece diline tesbih etmeyip hayatıyla da çeken bir serdengeçtiydi.

O;  İslâm, îman, ihsan ve vatan aşkıyla yürürken istikametini hiçbir zaman bozmayan,   Allah (c.c.) için yola çıkıp, “her yolu mübâh görerek”  (!) iktidar olmaya çalışanlar gibi  kendi nefsinin iktidarı peşinde koşmayan, Taş Medrese’de bile nefis şeytanının tuzağına düşmeyen, özü, sözü, hâli, kâli, yüreği ve gönlü hep güzel olan ve güzel kalan, kalemiyle kültür ve medeniyetimizin nâzenin güzelliklerini yansıtan ve burcu burcu Türk kokan bir fikir, aksiyon ve dâvâ adamıydı. O; hiçbir zaman takvâ üzre yaşama iddiasındayken, fetvaları bile nefsileştirenlerden; ukbâ derken dünya peşinde koşanlardan, kalbiyle dili arasında uçurumlar olanlardan, hevâ ve hevesini putlaştıranlardan, “masa, kasa, nîsâ” uğruna inanç değerlerinden uzaklaşanlardan, sâdece kendisini Hak yolda gören, başkalarını adam yerine koymayan ve hatta tekfir eden kibir ve riyâ  sâhibi mütedeyyinlerden (?) ve keyfiyeti bırakıp kemiyet hesâbı yapan; rüzgârgülü ideâlistlerden, dünyaperest muhafazakârlardan, sentetik milliyetçilerden ve fason dâvâ adamlarından değildi.

O; ülkücülüğü bir îman dâvâsı, bir vatan müdafaası, bir ahlâkî duruş, bir ideâlist tavır, tarihî, kültürel, mânevî derinliği olan millî, İslâmî ve insânî  bir hareket ve  medeniyet iddiası bulunan fikrî bir mensubiyet olduğuna inanan ve; “Ülkücülük; ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizâmını hâkim kılmak için kendine metot olarak Allah (c.c.) ve Resûlü(s.a.v.)’nü ölçü alan bir îmân hareketinin adıdır”[8]; “Türk milliyetçilerinin dâvâsı Allah ve Resûlü’nün dâvâsıdır.”[9] diyen Seyid Ahmet Arvâsî Hocamızın rahle-i tedrisinden geçenlerdendi.

O; yalan karşısında eğilen bedenlerin hakîkâte doğru bakamayacağını çok iyi bilen, hem başı dik dağın, hem de boynu bükük başağın hâlet-i rûhiyesiyle aklına, irâdesine, hayâta karşı duruşuna ve duygularına yön veren, kalbiyle dilinin arasında mesâfe bulunmayan, fikriyle zikri birbirini nakzetmeyen, özü sözü bir olan, dürüst, samîmi ve ilkeli bir mefkûre adamı, yalanla işi olmayan “Gül”-efşân bir ahlâk sâhibiydi. O; her hâline Cenâb-ı Allah’ın muttalî olduğunu çok iyi bilen muttakî bir mü’min olduğu için, “Yalanla îman bir arada durmaz”  fehvâsınca hayatı boyunca hiç yalan söylemediğine -en yakın arkadaşlarının bile bizzat kendisinden işitmediği- şu hâdise, zannederim bu söylediklerimize şehâdet edecektir:

  1980 öncesi yıllarda Erzurum’da birlikte öğrenci olan, daha sonra da onunla birlikte Balıkesir’de memuriyet yapan Ziraat Mühendisi Yozgatlı Sâdık Ekinci’nin, onun vefâtından sonra fakire gönderdiği bir WhatsApp mesajını, -aziz ağabeyim Op. Dr. İbrahim Doğan’dan da dinlediğim hâdiseyi- çok değerli Sâdık kardeşimin kaleminden aynen naklediyorum:

“Ahmet Âbinin mekânı Cennet’tir inşallah… Kendisiyle Erzurum’dan sonra Balıkesir’de de uzunca sohbetlerimiz oldu. Ondan duymadığım mahkûmiyet olayını bundan 5-6 yıl önce hemşerim Op. Dr. İbrahim Doğan’dan dinledim. Bunu sizlerle paylaşmak istedim: ‘Ben 1974 yılında Ulucanlar Cezâevi’nden tahliye olduğum sırada, Hacettepe’deki bir olaydan dolayı Ahmet Tevfik Ozan tutuklandı. Mahkeme tecrübelerimden dolayı Ahmet’i tutuklayan hâkimle görüştüm ve onun suçsuz olduğunu anlattım. Hâkim, ‘Olay yerinde olmadığını mahkemede söylesin. Ben de onun suçsuz olduğuna inanıyorum’ dedi. Ben de sevinerek Ulucanlar’a gittim, olayı anlattım. Ahmet bana; ‘İbrahim Âbi, olay ânında ben orada idim. Yukarıda Allah var, nasıl yalan söylerim!’ dedi. Ve mahkemede yalan söylemedi, suçsuz yere 6 yıl cezaevinde yatı…” İşte Ahmet Tevfik Ozan; bir ömür sırât-ı müstakîm üzere yaşayan dosdoğru bir insan, örnek bir Müslüman, hâlis bir Türk; millet, devlet ve bayrak aşkı zirveleri mesken tutan bir vatanperver, adamlığını hayatıyla ispat etmiş bir ülkü devi ve kelimenin tam anlamıyla  “adam gibi bir adamdı…”

O;  önce “adam”, sonra “dâvâ adamı”, daha sonra da “gönül adamı” vasfıyla temâyüz eden,  tevâzuun zirvesinde şâhikalaşan; hayatında ismet ve iffeti yaşatan, rûhunu izzet ve saffetle kuşatan, kalbini “Gül” aşkının ülfet ve muhabbetiyle ışıtan, Muhâmmedî hayâtın nurânî güzelliklerini tavır ve davranışlarında yaşatan, “gönül fezâsında” “yıldızları tesbih tesbih çeken”[10] Allah Dostları’nın rahlesinden kemâlât ufkuna bakan ve “Yeşil yaprak arasında kırmızı gül goncası”[11] olan, îmânına hayatını şâhit tutan ve hayatını inandığı değerlere adayan örnek bir insandı…

[1] Yahyâ Kemâl Beyatlı, Rübâiler, 39

[2] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Boş Ufuklar, 237

[3] Hûd, 11/112

[4] Ali Akbaş, Erenler Divanında, Erenler Divanında, 12

[5] Ahmet Tevfik Ozan, Dağlar Ardı Şiirleri, Hakikat mı?, 72

[6] Ahmet Tevfik Ozan, Ulucanlar Cezaevi Belgeseli

[7] Necip Fâzıl Kısakürek, Esselâm, Vasiyet, 138-141

[8] S. Ahmet Arvâsî, Türk-İslâm Ülküsü, II, İdeolojimiz ve İslâmiyet, 258-260

[9] S. Ahmed Arvâsî, İnsan ve İnsan Ötesi, 5

[10] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, O Erler ki, 388

[11] Sabâ makâmındaki bir anonim türkü

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com