AFŞİN HABER MERKEZİ









TÜRKÇEYİ BAYRAKLAŞTIRAN TÜRK ŞİİRİNİN “BAYRAK” BURCU -I

TÜRKÇEYİ BAYRAKLAŞTIRAN TÜRK ŞİİRİNİN “BAYRAK” BURCU -I

DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
266 views
06 Ocak 2021 - 9:15

TÜRKÇEYİ BAYRAKLAŞTIRAN TÜRK ŞİİRİNİN “BAYRAK” BURCU -I

*

ÂRİF NİHAT ASYA

5 Ocak 1975 tarihinde Hakk’a yürüyen

Ârif Nihat Asya’nın vefâtının 45. yılında

rahmet, minnet ve Fâtihalarla anıyor,

aziz hâtırasını hürmetle yâd ediyoruz.

O; Cumhuriyet Dönemi edebiyatımızın hem şiir, hem de nesirde zirveleri yakalamış,  “şiirden dilim”[1] diye vasfettiği Türkçeye olan hâkimiyetini her iki alanda da ortaya koymuş; mısralarındaki ses ve ritim armonisinin oluşturduğu müzikâl bir âhenkle, edebî sanatları kullanmadaki ekmel bir mahâretle,  hayâli gerçekle buluşturmadaki efsunkâr bir zarâfetle, hece ve kelime tekrarlarındaki coşkulu bir letâfetle tebellür ettirmiş, nesirlerini de; mânâ,  muhtevâ, aliterasyon ve secîlerle süsleyen,  zarif buluş ve sıra dışı benzetmelerle anlatım gücünü ziynetlendirmiş muhteşem bir şâir ve mükemmel bir nâsirdi.

O; geleneğin mîrasını geleceğe taşırken, onu; halk ve divan edebiyatı nazım şekillerinin yanı sıra yeni edebî formlarla da zenginleştiren, şiirleri üç ayrı kaynaktan süzülüp gelen, aruz, hece ve serbest vezninin kendine has güzelliklerini dizelerine yansıtan, geleneksel Türk şiirinden modern şiire geçerken, serbest şiirde de; klasik sanatları, aruz ritmini, iç kafiyeyi ve sembolleri çok büyük ustalıkla kullanan, gelenekle modern şiir arasında güzel bir terkip oluşturan; düz yazılarını fikrin, nüktenin, sanatın güzellikleriyle buluşturan, kısa nesirlerini hikmet yüklü ifâdeleriyle vecîzeleştiren ve Türkçenin ihtişâmını büyük bir mârifetle ortaya koyan müstesnâ bir erbâb-ı kelemdi.

O; Türk dilinin bütün inceliklerine muttalî olan, aruzu, heceyi, kelimeyi ve cümleyi yerli yerinde ve mükemmel bir biçimde kullanan, eskimeyen medeniyetimizden gelen Türkçeyle halkın günlük lisanının terkibini yapan,  etkilerden uzak kalarak kendine özgü rengârenk bir şiir dünyası oluşturan, şâirliğinin bir yanı gelenekten beslenip dînî değerleri, millî düşünceyi, insanı, tabiatı ve tarihî mefâhirimizi şiirleştirirken,  öbür yanı da  yeni  ve yerli bir damarın temsilcisi olarak  serbest vezni de çok büyük ustalıkla yeni ufuklara taşıyan ve yepyeni bir üslupla  gelenekten geleceğe kapılar açıp köprüler kurarak, modern şiirinde en nadide örneklerini edebiyatımıza sunan nev’i şahsına münhasır çok büyük bir edipti.

O; eski şiirin ilhâmıyla yazdığı manzum eserlerinde çok ağdalı olmayan Kur’ânî Türkçe, hece ve serbest vezinle kaleme aldığı şiirlerinde ise daha duru ve sâde bir dil bir kullanmış, mısrâlarını; hikmetli dizelerle, mecazlarla, teşbihlerle, tekrirlerle, telmihlerle, istiarelerle, sayısız edebî sanatlarla, bâkir sembollerle ve çok ince hiciv, espiri, çarpıcı ve iğneleyici kinâyelerle bezemiş,  dizelerindeki mânâ derinliklerini müzikalitesi yüksek kelimeler ve orijinal kafiyelerle zenginleştirmiş olan çok önemli bir dil dehâsıydı.

O,  eski dille yeni dili ayrıştırmayı değil, kaynaştırmayı hedeflemiş ve bu konuda; “Ben hem bugünkü dili, hem de divan dilini kullanırım. Bugünkü dile, dil kurumundan başka kimse îtiraz edemez. Fakat divan dili için beni sigaya çekenler oldu. Bunlara şöyle cevap veririm: ‘Oğlum, kızım, kardeşim, benim yalnız doğacaklardan değil, doğmuşlardan da değil, ölmüşlerden de okuyucularım vardır.’ Divan dilinin de bütün şiirleşme ve şiirleştirme imkânları varabileceği son zirveye kadar vardırılmamıştır zannındayım ‘Sen vardın mı?’ diyeceksiniz… Yaklaştırmaya çalıştım diyebilirim.”[2] ifâdesini kullanmış olan Türk edebiyatının son asır klâsiklerindendi.

O; yeni ile eskinin mücadele hâlinde değil mutabakat hâlinde anlaşması gerektiğine inanan, vezin konusunda her hangi bit taassubu olmayan, aruzu bilinen hemen bütün vezinleriyle ve müstezatlarıyla deneyen, aruza yeni ses dizileri uyarlayarak kendine mahsus vezinler bulan; rahat, özentisiz ve kusursuz bir Türkçeyle çok güzel şiirler kaleme alan, eskilerin “sehl-i mümtenî” diye ifâde ettiği; kolayca söylenilebildiği zannedilen, basit gibi görünen, ancak edebî vasfı, söyleniş biçimi, sanat değeri çok yüksek estetik kelime mîmârisiyle şiirini zenginleştiren ve güzelleştiren çok büyük bir kalem üstâdıydı.

O; şiir dilimizi ve şiir zevkimizi şâhikalaştırırken; milleti millet yapan; din, dil, tarih, vatan, bayrak, kültür, ülkü, ortak kader ve birlikte yaşama irâdesi gibi mensubiyet şuuru oluşturan değerler manzûmelerini hem nesir, hem de şiir diliyle anlatmış, küllî bir tefekkür şuuru oluşturan yazılarıyla ufkumuzu aydınlatmış, rûhumuzu arındırmış, gönül dağımızdaki sisleri dağıtmış,  tarihî mefâhirimizle bizleri ziyadesiyle heyecanlandırmış ve Türk milletinin âit olduğu medeniyet kodlarına dönmek mecbûriyetinde olduğunu haykırmış olan duygu ve düşünce gözümüz, ses ve söz virtüözümüzdü.

O; efsâneleşmiş şiirleriyle, şiir gibi akan nesirleriyle, kültür hazinesi sohbetleriyle, keskin zekâsından yansıyan hazırcevaplığıyla,  çok ince bir mîzah ve çok zarif  bir ironiyle harmanlanmış nükte ve hicivleriyle Türkçeyi bayraklaştıran, Türk edebiyatının “Bayrak” burcuydu.

O; bir kuyumcu titizliğiyle işlendiği ve coşkulu bir Türkçeyle edebî değeri çok yüksek şiirler yazmış, bu şiirleri okurken bizlere; insan rûhunu kanatlandıran sesler, Mâverâ’dan menzilli adresler, kârîlerini şark bahçelerinden Kaf Dağı’na götüp onlara tayy-i zaman ve tayy-i mekân yaşatan nefesler, rengârenk kır çiçeklerinin kokusunu teneffüs ettiren râyihâlar duyurduğu gibi; çöle dönmüş ruhları suya kavuşturan vâhaları ve tarihî destanlardan levhâları resmetmiş ve ironik tebessümlere mesken olan mısrâlarla gönül tellerinizi titretmiş kelimenin kâmil mânâsıyla gerçek bir sanatkârdı.

O; Türk tarihinin yüceliğini ve büyüklüğünü, ecdadımıza duyduğu hasret ve hürmeti,  destan çağlarındaki mefâhirimizi, milletimize münhasır kahramanlık duygularını;

“Sarsarak köprüleri,

Devler geçti bu yollardan:

Dudaklarında Hun türküleri…

              ….

Bir dünya doldu boşaldı…

Yazık ki adları, destanlardan

Masallara kaldı…

Sağa, sola, ileri…

Devler geçti bu yolardan,

Kaldı ayak izleri…”[3]

 “Nerde o yiğitler ki gür
Sesleri ülkeyi bürür,
‘Yürü!’ dese dağlar yürür,
‘Dur!’ dese kalpler dururdu?

             ….

Kopardılar ayı gökten,
Bir ipek dala astılar…
Yurt dediler, gölgesine
Ayaklarını bastılar.”
[4]

diyerek, edebî ifâdelerin kanadında coşkulu dizelerle anlatmış; “Cündullah” olan Türk milletinin kim olduğunu da şu mısrâlarla ifâde etmiştir:

“Bundan yıllar, yüzyıllar

Önce diyen, demiş: ‘Var

Yolu yolum bir ordum

Ki adını (Türk) koydum’”[5]

O, muhteşem şiirleri dışında; düzyazılarında mensur şiirden denemeye, fıkradan mektuba, seyahat yazılarından siyâsî ve sosyal hicivlere, kısa nesirlerden vecizelere kadar pek çok edebî türde eserler vermiş bulunan “Kendisine mahsus yazışı, duyuşu olan orijinal bir sanatkâr”[6] ve her yazısında Türkçeye hâkimiyetini konuşturan,  kelime oyunlarıyla şekillenmiş bir üslupla söz ipliğine mânâ incileri dizip şiir tadında cümleler kuran ve akıcı bir dil kullanarak destan güzelliğinde nesirler kaleme alan çok usta bir nâsirdi.

O; mensur şiir güzelliğindeki hitâbetiyle de sözü güzel söyleyen, cümlelerini; zekâ keskinliği, şâirliği ve kelime zenginliğiyle süsleyen,  anlattığı konuları edebî müktesebâtıyla ziynetlendiren,  kalemini ve kelâmını bütün kalbiyle inandığı Türk-İslâm Ülküsü’nün emrine veren çok iyi bir hatipti.

O; yüce dîmiz İslâm’a derûnî bir aşk ile gönülden bağlanan, dilimizin büyülü lîsânı Türkçeye hudutsuz bir muhabbet besleyen ve fikir çizgisi kadim bir tarih şuuruyla şekillenen; vatana, millî kültüre, örf ve âdetlere sâdık ve Türk milletine mensubiyetle müftehir olan; “Ben, şu elimdeki kehribar teşbihin arı duru tâneleri gibi Türkmen asıllı bir âileye mensubum”[7] diyen hâlis bir Türk’tü…

O;   hem Türk’ün ruh dünyasını, tarihî mefâhirini ve kahramanlarını anlatan, hem mâzîdeki değerlerimizi bugünkü hâl-i pür melâlle karşılaştıran, hem de geleceğe âit ümitlerini ve hayâllerini ideâlleriyle destanlaştıran; din,  vatan ve millet  konularını bayraklaştıran, hayâta, mekâna ve insana dâir her şeyi kaleme alan, nesillerin hâfızasında derin izler bırakan unutulmaz şiirler yazan,  şiirleri ve nesirleriyle vatanperver Türk gençliğinin  ruhunda bir bayarak gibi dalgalanan ve kavî  îman sâhibi olan kâmil bir Müslümandı. 

O; “Seccâden kumlardı…” diye başlayan o muhteşem  “Naat”ını ithâf ettiği Adana Lisesi’nden arkadaşı olan Fransızca öğretmeni Hakkı Mahmut Soykal vasıtasıyla 1933’yılında Üsküdar Mevlevîhânesinin son postnişini Ahmet Remzi Dede’yle (Akyürek) tanışmış, Ahmet Ramzi Dede’den  “el” almış, dervişlik yolundan ve çilesinden geçmiş, Mevlâna’yı ve Mevlevî kültürünü yakından tanıma imkânı bulmuş ve böylelikle millî düşünce ufkundaki heyecan ve düşünce şuuruna, tasavvufî neşve ve hissiyat eklemiş, Hz. Mevlânâ’nın irfânî ve edebî rahlesinden mânevî olarak geçmiş, bu çeşmeden su içip,  bâtınî güzelliklerle hemhâl olunca;

“İçsen bu sudan bir daha susamazsın

            Bir hâl gelir, ağlayamazsın, susamazsın”[8]

mısrâlarıyla duygularını şiirleştirmiş, tasavvufun âsûde ikliminde olgunlaşarak “Aşk-ı Hakîki”de huzura ermiş, “Huzur”da huzur bulup kalbi itminâna erişmiş ve mânevî irşat salâhiyeti almış bir Mevlevî şeyhiyidi.

O, Türk-İslâm medeneniyetinin maddî ve mânevî unsurlarının asâletini, fazîletini, zarâfetini ve letâfetini; Türklüğün cesâretini, celâdetini, cihangirliğini ve şehâmetini dillere destan ifâdelerle anlatmış,  Tûran ellerine duyduğu hasreti destanlaştırarak dizelere dökmüş,   millî kimliğin, millî kültürün, vatanın, bayrağın, milletin ve devletin önemini, sözlerini hikmet ışığıyla savatlayarak vurgulamış; din, dil ve tarih şuuruyla medeniyet tasavvurunun oluşturduğu millî düşünce ufkunu en zor dönemlerde bile pervâsızca savunan  cesur bir fikir adamı, inandığı doğruları haykırmaktan çekinmeyen yılmaz bir Türk milliyetçisiydi.

O; 2200 yıllık insanlık tarihinin 1700 yılında dünyada süper güç olan ve  16 büyük cihan devleti kuran Türk milletinin târihî serencâmını, aziz ve asil milletimizin  üstün vasıflarını ve bugünkü hâl-i pür melâlini şiir ve nesirleriyle kaleme alırken; geçmişe özlemini, hâlin muhasebesini ve istikbâle dâir ümitlerini “akl-ı selîm, kalb-i selîm, zevk, selîm” penceresinden ve Cihan Devleti zaviyesinden bakarak anlatmıştır.  Bu sebeple O’nun vatan kavramı Mîsâk-ı Millî hudutlarıyla sınırlı kalmamış, Ata yurdumuzdan Anayurdumuza, geçmişte hükümran olduğumuz, ancak bugün kaybettiğimiz esir Türk illerine ve gönül coğrafyalarımıza kadar uzanmıştır. O,  bugünkü hâlden duyduğu rahatsızlığı “Ağıt” şiirinde;

“Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?”
[9]

mısrâlarıyla dile getirmiştir.

O; Türk tarihini, Oğuz Han’dan günümüze bir bütün olduğunu, bunun inkıtaa uğratılmaması ve aradan bâzı bölümlerin çıkartılmaması gerektiğini;

“Yoksa şu yaprakta Yavuz,
Yoksa şu bayrakta Oğuz;
Biz de yoğuz, biz de yoğuz!”
[10]

diyerek çok latîf  mısrâlarla  anlatan kadim bir  tarih şuurunun sâhibiydi.

. O; milliyetçilik duygusunu Türkiye Türklüğüyle sınırlı bırakmamış, bir ömür dünya Türklüğünü ve “Tûran ideâli”ni savunmuş, ölümünden iki buçuk yıl önce verdiği bir mülâkatta; “Hatay! Hatay!   dedik Hatay’ı aldık… Hatay demek Turancılık yapmak demekti. Bugün de Kıbrıs! Kıbrıs! diyoruz ve mis gibi Turancılık yapıyoruz. İnşallah onu da alırız. Benim daha nice Turanlarım var, saymakla bitmez.”[11] demiş; bu fikirlerini sâdece hissî heyecan plânında koymamış, Türkiye Türklüğünü merkeze alarak Türk Dünyasını kucaklayan fikrî bir düşünce zeminine oturtmuş; ortak dil, edebiyat, kültür ve sanat birliğini esas alan çalışmaların başlatılması gerektiğine gönülden inanmış, bu büyük ülkü için edebî ve fiilî olarak çok büyük bir gayret göstermiş, “eski” ya da ‘eskimiş’ değil, ‘eskimeyen bir Tûrancı’ydı.

O; Türklerin kan dökmeyi sevmeyen barışçı bir millet olduğunu, “ancak söz konusu vatansa dünyanın şah damarını kesmekten”[12] de aslâ geri durmayacağını şiir diliyle

 “Gök mavi, başak sarışın…

Tadı ne güzel barışın!

Fakat senin on savaşa

Değer, ey yurt, bir karışın!”[13]

dizelerle anlatmış yılmaz bir alperendi.

O; millî edebiyat çizgisinde estetikle fikri, düşünceyle duyguyu şiirlerinde mükemmel bir biçimde harmanlamış,  böylece  hem sanatın güzelliği, hem  zarâfeti, hem de coşkulu vurgusuyla  çok etkili mesajlar vermiş ve “bâzen ceylan yürekli, bâzen aslan yeleli şiirleriyle”[14]  duygu ve düşüncelerini ifâde ederken   lirik tarzda didaktik şiirler yazmıştır.

Bu konuda şunu ifâde etmemiz gerekir ki;  “Sanat sanat içindir” diyerek insana ve topluma hiçbir faydası olmayan süslü lâflar etmek ve sanatı sanata referans göstermek içi boş bir mugâlata iken, sanatı ideolojiye kurban etmek de ayrı bir handikaptır. Ancak bir şâirin şiirlerinde fikrî temâyüllerini ve inanç değerlerini edebî sanatlar muvâcehesinde sanatkârane bir biçimde ortaya koyması, “tebliğ” değil, “telkin” etmesi onun şâirliğinin tabiî bir neticesidir. Fikirsiz, değersiz, dünya görüşü olmayan sanat ya da şiir insanı havasız ve susuz yaşatmaya benzer ki, bu da hayatla kabil-i telif değildir. Zâten bir tasavvuru, bir tefekkürü, bir mefkûresi ve bir inancı bulunmayan sanatkârın -veya şâirin- sanatının  -ya da şiirinin- insanlığa vereceği bir artı değer de yoktur.  Şiirde esas olan; düşüncenin borazanlığını yapmak değil, imge ve sembollerle duygu ve düşünceyi bir sentez ve bir denge içinde ifâde etmek, nesirle yapılması gereken “tebliğ yönteminin ötesine geçip, nazmın kollarında şekillenen “telkin” usûlüyle fikriyâtı dizelere dökmektir.  Zâten nesir; bir düşünceyi tebliğ için, şiir ise; bir duyguyu paylaşmak, bir sancıyı bölüşmek, bir sevdâya ortak olmak, estetik kaygılar içinde bir fikri telkin etmek ya da bu gâyenin kutsiyetiniedebî lisanla  ifâde etmek için kaleme alınır. “Zîrâ  ilmin usulünde tebliğ, şiirin usulünde de telkin vardır.”[15] Bu konuda şunu da vurgulamamız gerekir ki, şâirin düşüncesi; fikir, tad, kıvam, anlam ve koku olarak şiirin içine sinmeli; şekerin çayda eridiği gibi erimeli, duyguyu düşünceyle tatlandırırken düşünce öne çıkmamalı, aslâ bağırmamalı, görünür olmamalı, fakat râyihasını da hissettirmeli; böylece damak zevkine de, zekâ düzeyine de, inanç dünyasına da hitap eden bir sanat eseri ortaya çıkmalı ve kristal duruluğunu muhâfaza etmelidir. Çünkü hem mesaj verme, hem de bu mesajı sanatkârane bir biçimde dile getirme, yani “sihirli kemancılık” yapma kolay bir iş değildir, ancak büyük ediplere münhasır bir kabiliyettir. Şiirin vazîfesi, kaba bir telkin değil, zarîf bir tasvir olduğu için; fikir; duygu süzgecinden süzülmeli, düşünceyle şekillenen duygularda da fikrî bir râyiha sezilmelidir. Hâsıl-ı kelâm; şiir fikirleşmemeli, ama fikir şiirleşmelidir.

O; üstün sanatkârlık isteyen bu işi “kaba davulculuk”[16] yapmadan başaran ve estetik bir biçimde fikriyâtını şiirleştiren ender şâirlerden birisiydi.  Şunu da belirtmemiz gerekir ki; genellikle didaktik şiirlerde lirik ifâdeler kolay yakalanamadığı gibi, umumiyetle lirik şiirlerde de mesaj hakkıyla verilemez. Bu sebeple pek çok şâirde bu iki unsurdan birisi daha öne çıkmış ve çoğunlukla sanatla mesaj at başı gitmemiş; didaktizim, lirizm ve estetikle birlikte silah çatamamıştır. Ancak o; bu unsurları çok zarif bir biçimde birleştirmiş ve şiirini; hem sanatın güzelliği ve hissiyâtıyla, hem de inanç, tarih, millî kimlik ve kültür değerleriyle mezcetmeyi bilmiş ve dış yüzü dünyaya baksa da; o; gönül dünyası da her dem Hakk’a dönük olan, metafizik ürpertiyle ruhları kanatlandıran, millî duygularla kalpleri heyecanlandıran ve turkuaz düşüncelerle zihinleri kıyâma durduran bir inanç, duygu, düşünce, sanat ve fikir ummânıydı.

*

                                     5 Ocak 2021

                                    (Devam edecek)

                                 Dr. Mehmet GÜNEŞ

                                              *

[1] Ârif Nihat Asya,  Büyüyün Kızlar Büyüyün, Dil I, 259

[2] Mustafa Karapınar, Töre, “Ârif Nihat Asya  ile Bir Konuşma”, 17, Ekim,  1972

[3] Ârif Nihat Asya, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Devler, 9

[4] Ârif Nihat Asya, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Onlar, 11

[5] Ârif Nihat Asya, Fatihler Ölmez, O’nun Ordusu, 69

[6] Ahmet Hamdi Tanpınar

[7] Yavuz Bülent Bâkiler, Türk Edebiyatı Dergisi, “Ârif Nihat Asya Çocukluk Günlerini Anlatıyor”, 16, Sayı: 370-371, 2004.

[8] Ârif Nihat Asya, Kubbe-i Hadrâ, 218

[9] Ârif Nihat Asya, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Ağıt, 13-14

[10] Ârif Nihat Asya, Kökler ve Dallar, Destan, 45-47

[11] Mustafa Karapınar, Töre, “Ârif Nihat Asya İle Bir Konuşma”, 17, Ekim 1972,

[12] Muhsin Yazıcıoğlu

[13] Arif Nihat Asya, ,Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, 93

[14] Yavuz Bülent Bâkiler, Ârif Nihat Asya, 7

[15] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Poetika, 476

[16] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Poetika,476

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com