AFŞİN HABER MERKEZİ








BİZİM TÜRKÜMÜZ

BİZİM TÜRKÜMÜZ

DR. MEHMET GÜNEŞ
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
629 views
12 Aralık 2020 - 8:26

                                                                                         Efendi Barutçu Ağabeyime

    

Gökyüzünü çadır, güneşi tuğ yapan bir ecdat… Orta Asya bozkırlarından Anadolu yaylasına ezgiler taşıyan kopuz… Yıllar yılı gönül sazımızın tellerinde gezinen mızrap; dile gelip anlatsın bizi… Anlatsın, Altay Dağları’nın derin vadilerinden seslenip; nazlı Tuna’nın suladığı topraklarda yankılanan türkülerimizi…

 

Çin Seddi’nden Viyana kapılarına, Moskova steplerinden Yemen’e kadar hükümfermâ  olan gönül coğrafyamızın dört bir yerinden, binlerce yıllık tarihimizin derinliklerinden çağlayan türkülerimiz… Eşsiz zenginliklere dil-beste olan; kültürümüze renk, duygularımıza âhenk veren türkülerimiz…

 

Bizim türkülerimiz; mâzîden hâle, hâlden istikbâle uzanan kültür köprüsünü; ‘bir dut dalından, bağlamanın telinden, mızrabın elinden ve dizelerin dilinden’ oluşan dört temel direk üzerine kurmuş, tevârüs edilmiş bir asâletin bütün letâfetini en yalın hâliyle, ama en güzel bir biçimde anlatan bizim türkülerimiz olmuştur.

Bizim türkülerimiz; zamanın sînesinde demlenirken târifsiz güzelliklerin yansıdığı bir muammanın sırrıyla hemhâl olmuş ve her yanımızı esrarlı bir şafak ışığıyla saran gönül dünyamızın sönmeyen yıldızları hâline gelmiştir.

Türk Milleti’nin; duygularındaki enginliği, iç âlemindeki zenginliği ve dünyaya bakışındaki güzelliği, en mükemmel bir biçimde türkülerimiz terennüm ederken, ruh dünyamızın şifrelerini de ortaya koyar. Türkülerimiz bir başka özelliği ise; şâir bir milletin kendi yüreğine doğru yürümesiyle işittiği âşina seslerden ve sevdâ gergefinde doyumsuz bir aşkla dokuduğu ışıklı nağmelerden oluşan bir şehrâyin olmasıdır.

Türkülerimiz, sözlerindeki zarâfet, makamındaki güzellik, yorumdaki mârifet ve icrâ edilişindeki ihtişâm sebebiyle dinleyenleri kendisine hayran bırakır. Bahar mevsimlerindeki hudâyî nâbit mîsâli açan kır çiçeklerine benzeyen bizim türkülerimiz, kültür dünyamızın en güzel güllerinin derildiği müstesnâ bir gülşendir.

İçimizi yakan türküler başımızda boz dumanlar tüttürür. Teselli verirken bile elemin bir başka burcunda gönlümüzü mesken tutturur. Aşkın hudut tanımayan coşkusunu, ahde vefânın ne demek olduğunu ve insanoğlunun gem vurulamayan duygularını ancak türkülerimiz anlatabilir. Bir sanat şâhikası olan türkülerimiz;  bizim kültürümüzün turkuaz renklerini yansıttığı ve bizim insanımızın her hâlini terennüm ettiği için binlerce yıldan beri dilden dile dolaşır, nesilden nesile ulaşır. Türkülerimizin zamana bu denli mukâvemet göstermesi; bizim türkülerimizin duygu penceresinden ömür rüyâsını seyreden bir hayat destânı olmasındandır.

Türkülerimiz, karanlığı titreten bir şafak olur kimi zaman… Kimi zaman gecelerin ağaran saçlarına yakılan türküler, seher vakti yapılan duâlar gibi içimizi titretir. Bu sebeple olsa gerek, güneşin yedi renginin üstüne sayısız duygu tayfları düşüren türkülerimiz; kirpiklerimizi ıslatırken, göz bebeklerimizden parıldayan bir ışık şûlesi yansıtır âsûmâna…

En çorak gönülleri yeşerten bir ışık seli… “Anamızın ağzımızdaki ak sütü” olan güzelim Türkçemizin doyumsuz dizeleri… Ve dilimizde rengârenk açan çiçekler; bizim türkülerimiz… Ruh kökümüz, kültür mayamız; “Gök kubbede bir hoş sadâ” olan mahyalarımız… Adımız, andımız, maksadımız, maksûdumuz, ağız tadımız ve bizi, “Biz” yapan gönül sesimiz; bizim türkülerimiz…

 

Gözlerinde hünkâr tuğrasına özlemin gülümsediği, bakışlarına Evlâd-ı Fâtihan hüznünün çöktüğü, kalbini; “Ülkü denen nazlı gelinin” yaktığı, “gönülleri birleşen, uzaklarda dertleşen” insanımızın yürek yangını, bizim türkülerimiz…

 

Gurbet ve hasretin iç içe girdiği, sevinç ve coşkunun el ele verdiği, hüsrânın hüzzâma, tarihin desâana dönüştüğü ezgiler… Gidip de dönmeyenlerin, gelip de görmeyenlerin, gözü yaşlı anaların, garip kalan sılaların anlatıldığı dizeler… Yârinden, yârânından ayrılanların, “Öz yurdunda garip” kalanların, “Vatanda gurbet”i yaşayanların, bahtının rüzgârında savrulanların, Yunus gibi aşk özünde Hakk’ı bulanların, îmanın, inancın, sevincin, kıvancın, fıtratın, tabiatın, kısacası hayatın aynasıdır bizim türkülerimiz.

Desen desen, nakış nakış, ilmik ilmik bir Türkmen kilimi gibi zamanın gergefinde dokunan ve millî kültürümüze tuğrasını vuran dizeler… Bâzen hikmetli bir dörtlük, bâzen hazin hazin söylenen bir ağıt, bâzen bir cenk havası, bâzen bir koçaklama, bâzen de içli bir gurbet türküsü olan ezgiler… Bir Azerî mahnısı, bir Kırım türküsü, bir Kerkük hoyratı, bir Rumeli havası, bir Yozgat Sürmelisi, bir Kırşehir bozlağı, bir Urfa gazeli, bir Antep güzellemesi, bir Erzurum tatyanı, bir Harput gazeli, bir Maraş uzun havası, bir Diyarbakır ağıdı, bir Kars koçaklaması, bir Trakya karşılaması, bir Karadeniz mânisi, bir Ege zeybeği olan türkülerimiz. Bâzen fazîlet erbâbının muhabbetinden feyz alan bir nasîhat olur… Bâzen “Yemen Türküsü” gibi bizi yakıp kül eder… Yaralı gönlümüzü şeydâ bülbül, sînemizi şerha şerha yol eder bizim türkülerimiz.

 

Gazâ meydanlarından inşâ ettiğimiz medeniyete; hükümrân olduğumuz denizlerden serhat boylarına kadar, kitâbesi okunmayı bekleyen bir tarihin içinden türkülerimiz yankılanırdı… “Nal seslerinin kısrak sesine” karıştığı o muhteşem mâzîmizde; gülbank çekilip kös vurulurken, mehterânın Tekbîr aldığı duyulurdu. “Kur’ân’da zafer vâdediyor Hazreti Yezdan” sedâlarıyla yer gök inlerdi. Fethi Mübîn aşkına, “Bir gün gemiler dağlara tırmandı denizden…” Ve bir çağ kapanırken, yeni bir çağa kavuşan insanlık, insanlığı öğrendi bizden…

Zaman geçti, güneş kemâle erdi, zevâl devri başladı. Estergon Türküsü dilden dile dolaşırken “gönlümüzü sinsi bir fîrak kemirdi.” “Yine şahlanıyordu kolbaşının kıratı”, lâkin Kırım’da güneş batıyordu; mahzun ve bizden habersiz… “Koca Çınar” tarih olurken, gün batımından “Çanakkale içinde vurdular beni” diye bir türkü yayıldı. Yıllar yılı Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Kafkaslarda, Kûtü’l-Amâre’de, Galiçya’da, Trablusgarp’ta, Mısır’da, Balkanlarda, Yemen’de, Kıbrıs’ta her zaman vurulan biz; koltuğa kurulan hep başkaları oldu, ne yazık ki…

Ve şimdi “Çankaya yokuşunda” söylediğimiz marşı terennüm ederken “Çırpınırdı Karadeniz” dizelerinde aşka gelir bizim türkülerimiz. Mukaddes sancakların altında boy verip destanlaşanların, “Can özünden besmeleyi çekerek”, “Mekke’nin tevhit nûrunda yıkananların”, Malazgirt’ten Dumlupınar’a; “Ya Allah!.. Bismillah!.. Allâhü Ekber!..” nidâlarıyla yol bulanların, “Tuna’da abdest alıp, Çin Seddi’nde namaz kılmayı” düşleyen ozanların dilindeki kutsal mefkûrelerdir bizim türkülerimiz.

“Âsûmânın fânusuna” sığmayan bizim türkülerimiz öyle bir ışık şûlesidir ki, gönülden gönüle yayılır sessizce… Zaman ve mekân ötesine taşınır bir muammânın sırrı içinde… Sılanın hasreti, gurbetin derdi bir başka duygusallıkta dile gelir bizim türkülerimizde…

İçimizde yaşanan gurbeti, gurbetin hasret tüten acısını, gariplik duygusu veren yalnızlığını, sıladan gelen yâr kokulu, memleket kokulu esintilerini tâ yüreğimizin başında türkülerimizle duyarız.  Zâten gurbet; atayurdumuz Uluğ Türkistan’dan ayrılırken dûçar olduğumuz ve yıllar yılı dindiremediğimiz bir sızıdır, bizim yüreğimizde… Bu sebepten olsa gerek bir başka dokunur sılayı yâd eden, gurbeti anlatan türküler bize… Anadolu’nun ıstırâbı gurbet türkülerinde kendini belli eder, sıla diye ifâdesini bulan memleket hasreti boğazımıza düğümlenen uzun havalarda yoğunlaşır ve gönül yangınlarımız da “üç harf, beş nokta”  diye târif edilen, kar beyaz sevdâları anlatan “aşk”  türkülerinde dile gelir.

Aşk; bir fâniye fedâ edilemeyecek kadar değerli bir duygu olduğu için, “aşk-ı mecâzî”, “Aşk-ı Hakîkî”ye yol bulduğu zaman ebedîleşir. Türkülerimizde, İlâhî aşka giden yolun beşerî sevginin tekâmülüyle meydana geldiği, bu olgunluğu veren dergâhların rahlesinde insanımızın “Hüsn-ü Aşk”ı bulduğu ve “Yeşil köşkün lambası”nın İlâhî aşkla yanmaya karar kıldığı anlatılır anlatılmasına, ama bizler; ya çok geç anlarız, ya da  ‘bize ayrılan vakti’ gaflet içinde zamanı katlederek geçirir ve göçüp gideriz hayata geliş gayemizin ne olduğunu bile anlamadan veyâ anlayamadan…

 Gönül kumaşı ipekten olan insanımızın duygu gergefindeki bir sevgi demetidir bizim türkülerimiz… Varlığın sebebi sevgidir, “Vâreden”e sevgiyle ulaşılır ve sevgilerin en yücesi olan Muhabbetullah’ı bulursunuz bizim türkülerimizde… Yesevî’nin “Hikmet”lerinde… Yunus’umuzun “İlâhî”lerinde…

Bizim türkülerimiz; nûrâni sözlerden örülmüş bir taç olup, onulmaz gönül yaralarına şifâ dağıtan bir ilaçtır. Tefekkür çiçeklerinin açtığı hazînelere tevârüs eden bizim türkülerimiz; hâtırâlarımızın beşiği, irfânımızın ışığı, annelerimizin ninnisi, ninelerimizin ilâhîsidir… Hakk’a sevdalıların “Gül” kokan “Nefes”i ve Kevser Irmağı’nın kalbimizde çağlayan sesidir bizim türkülerimiz…

Netice olarak bizim türkülerimiz; hayatın her kesitinden, tarihimizden, coğrafyamızdan, inancımızdan, ruh kökümüzden,  değer yargılarımızdan, hayatı kavrayış biçimimizden, töremizden,  gelenek ve göreneklerimizden, folklorumuzdan, yaşantımızın her bölümünden ve ömrümüzün her mevsiminden pasajlar taşıyan mükemmel âbidelerdir. Bizim türkülerimiz, modern çağın metalik gürültülerinden meydana gelen; yılan tabiatlı, timsah ruhlu, kaktüs görünümlü pozitivist dünyadan yükselen bir ses kirliliği olmadığı gibi; aklı putlaştıran, aşkı öldüren duygu fakiri bir nota karmaşası da aslâ değildir.

Hâsılı bizim türkülerimiz; sazın söze, sözün saza Türk’çe düşünüp, Türkçe söylediği muazzam kitâbelerdir.  Bizim türkülerimiz; turkuaz desen ve motifleriyle, bize has ifâde ve dizeleriyle, bizi anlatan muhtevâ ve müktesebâtıyla, gönül burçlarımızda dalgalanan “ses ve söz bayrağımız”ın en güzel, en nâdide, en anlamalı ve en hikmetli dizeleridir.

Bütün bu ifâdelerin hatm-i kelâmı; bizim türkümüz, bizim Türk’ümüzdür… Bu yüzden olsa gerek âşıkların dilinden; “Türk’üz türkü çağırırız.”  dizeleri yıllar yılı hiç düşmemiştir. Ve gönül sazımızın tellerinden dile dökülüp zamanın sinesinde demlenerek türkü olan ve hazin bir hicranla Türk’ü söyletip kalbimize dokunan her melâl; bizim hüznümüzdür, bizim ülkümüzdür, bizim türkümüzdür…

Selâm olsun hâlimize ve hüznümüze âşina olan nesillere; melâlimizi, merâmımızı anlayanlara, ülkümüzü ve türkümüzü hakkıyla bilenlere ve “akleden kalp” ile idrâk edenlere…

*

                                                                                                         Dr. Mehmet GÜNEŞ

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com