AFŞİN HABER MERKEZİ








   MÂH-I MUHARREM, KERBELÂ’YI ANLAMAK VE HÜSEYNÎ DURUŞ – II

   MÂH-I MUHARREM, KERBELÂ’YI ANLAMAK VE HÜSEYNÎ DURUŞ – II

DR. MEHMET GÜNEŞ
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
611 views
01 Eylül 2020 - 6:03

Sevili Peygamberimiz Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz, 8 Haziran 632 Pazartesi Günü “Er-refîku’l-a’lâ”ya [1]* vuslat için Hakk’a yürümesinden önce kendisinden sonra kimin halîfe olacağını yazılı ve sözlü bir beyân ile açıklamamış ve bu konuyu sahâbenin sağduyusuna tevdî etmiştir. Ancak Allah Resûlü (s.a.v.) hilâfet konusunda; “Bu din nübüvvet ve rahmet olarak başladı, hilâfet ve rahmet olarak devam edecek daha sonra ısrarcı saltanat şekline girecek, bilâhare de bir zulüm ve isyana dönüşecek”[2]; “Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır.”[3] diye buyurmuşlardır.

Hülefâ-i Râşidin Dönemi’nde halîfe; istişâre sonucu kan bağı olmayan birisini işâret veya  Ehl-i Şûrâ’nın yaptığı istişâre ile ehliyeti gözeterek verdiği karar neticesi seçilmiştir. Allah Resûlü(s.a.v)’nden sonra emirü’l-mü’minîn emânetini sırasıyla; Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a), Hz. Ömerü’l-Fâruk (r.a.), Hz. Osman-ı Zinnûreyn (r.a.), Hz. Aliyyü’l-Murtazâ (k.v) almış ve bunların hilâfet müddeti 29,5 yıl sürmüştür. Buna Hz. Hasan (r.a.)  Efendimiz’in 6 aylık hilâfeti de eklenince ilk beş halifenin “nübüvvet ve rahmet” olan yönetim süresi tam otuz yılı bulmuştur.[4]  Bu beş Râşid Halife’den Hz. Ebû Bekir (r.a.) hâriç diğer dördü de şehit edilmiştir.

Hilâfet konusundaki tartışmalar; son derece muttaki, cömert, hilm sahibi ve hayâ âbidesi bir insan olan, ancak çok iyi bir idâreci olmayan Hz. Osman(r.a.)’ın 644 yılında başlayan ve 12 yıl süren halifeliğinin ikinci yarısında, akrabaları tarafından iyi niyetinin istismar edilmesiyle başlamıştır.  Liyakat sahibi olmayan Ümmeyyeoğullarına mensup kişilerin akrabalık sâikiyle çeşitli devlet kademelerine getirilmesi, bu kişilerin de mal ve dünyevî ikbâl hırsına kapılması, “kabilecilik” yapması, akrabalık sâikiyle vilâyetlere atanan idârecilerin âdil olmayan uygulamalara imzâ atması, tarafgirliğin artması ve Arap olmayanların dışlanması ciddî şikâyetlere ve itirazlara yol açmıştır.  Zaman içinde bu şikâyetlere kulak verilmemesi üzerine rahatsızlık ve muhalefet  iyice büyümüş; Mısır, Kûfe ve Basra başta olmak üzere birçok yerde isyan hareketleri başlamış, olaylar ayaklanmaya dönüşmüş ve nihâyetinde âsîler 13.000 kişilik bir orduyla Medine’ye gelerek Hz. Osman(r.a.)’ın evini kuşatmış, ardından da bu kalkışma Halîfe’nin şehit edilmesiyle neticelenmiştir.

Hz. Osman(r.a.)’ın şehit edilmesiyle toplanan ve Bedir gâzilerinden oluşan Ehl-i Şûra, Hz. Ali (k.v.) Efendimiz’i 17 Haziran 656’da hâlife seçmiştir.[5] Ancak bu sırada Hz. Osman(r.a.)’ın şehâdeti üzerine başlayan katillerinin cezâlandırması husûsunda yaşanan usül, esas ve zamanlama konularındaki görüş ayrılıkları yeni ayrışmalara da sebep olmuştur. Hz. Osman(r.a.)’ın katillerinin cezalandırma konusunda ortalığın yatışması ve âdil bir yargılama yapılması için âsîlerin dağılması için biraz sabredilmesini isteyen Hz. Ali(k.v.)’ye [6]  karşı, hemen cezalandırılması ve kısas uygulanmasını düşüncesinde olan bâzı sahâbîleri talebi[7], Ümeyyeoğullarının ayrılığı körükleme ve fitneyi uyandırma çabaları[8]  ve Hz. Osman (r.a.) Efendimiz’in yeğeni Şam Vâlisi Muaviye bin Ebû Süfyan’ın başını çektiği muhalefet hareketleri neticesi Hz. Ali (k.v.) Efendimiz’in hilâfetini tanımama faaliyetleri başlamıştır[9]. Hz. Osman (r.a.) döneminde başlayan fitne ateşi; bu gelişmeler sebebiyle iyice artmış ve  beş yıl süren Hz. Ali(k.v.)’nin hilâfet dönemi; halîfeye muhâlefet dolayısıyla yaşanan olaylara ve savaşlara sahne olmuş;  iç mücadelede dökülen kan, ortaya çıkan nifak vâr olan kargaşayı iyice artırırken, huzur ve sükûnu da bozmuştur. Bu çalkantılar sürerken;  9 Aralık 656’da Hz. Ali (k.v.).) ile Hz. Âişe (r.anha) Vâlidemiz arasında  “Cemel Vak’ası”  vuku bulmuş[10], daha sonra da Haziran 657’de Halife Hz. Ali(r.a.)’nin ordusuyla, Şam Vâlisi Muaviye’nin askerleri  “Sıffin Savaşı”nda karşı karşıya gelmiştir.[11]  Yaşanan gelişmeler ümmet-i Muhammed arasında derin görüş ayrılıklarına sebep olmuş ve Müslümanlar  “Hz. Ali (r.a.) taraftarları”, “Muaviye Taraftarları” ve “Hâricîler” diye üç gruba ayrılmıştır.[12]  Bu iç çekişmeler sürerken “Hâricîlerin kılıç artıkları”[13]nın yaptıkları bir toplantının ardından, Müslümanlar arasındaki kargaşayı sona erdirmek (?) düşüncesiyle; Hz. Ali (k.v.) Efendimiz’i, Muaviye’yi ve “Hakem Olayı”nın[14] müsebbibi Amr İbnü’l-As’ı  öldürmeye kara kılmışlar ve bu iş için görevlendirdikleri şahısları da söz konusu kişilerin meskûn olduğu Kûfe’ye, Şam’a ve Mısır’a göndermişlerdir. Amr ibnü’l-As hastalığı sebebiyle sabah namazına gidemediği için yerine imamlığa vekil tâyin ettiği kişi onun yerine öldürülmüş[15], sabah namazı için câmiye giden Muaviye’yi öldürmek isteyen kişinin yaptığı saldırı başarısız olmuş ve saray muhafızları tarafından yakalanmış[16], Hz. Ali (k.v.) ise 26 Ocak 661 Cuma Günü Kûfe’de sabah namazını kıldırmak için -her zamanki gibi yanına muhafız almadan- câmiye giderken, pusudaki Abdurrahman b. Mülcem isimli bir Haricî tarafından, zehirli kılıçla başından yaralanmış ve iki gün sonra da şehit olmuştur.[17]

Hz. Ali (k.v.) şehâdet şerbetini içmeden, kendisinden sonraki halîfenin belirlenmesi için vasiyetinin sorulması üzerine; “Sizi Resûlullah’ın bıraktığı hâlde bırakıyorum. Allah sizi Resûlullah’ın vefatından sonraki birleştirdiği gibi birleştirir.” demiş, oğlu Hz. Hasan(r.a.)’a bîat edilmesi hususundaki görüşü sorulduğunda da; “Bunu size ne emreder, ne de mânî olurum! Siz işinizi daha iyi bilirsiniz!” cevâbını vermiştir.[18]

Haydâr-ı Kerrâr Hz. Ali(k.v.)’nin şehit edilmesinin ardından “Cennet gençlerinin seyyidlerinden”  Hz. Hasan(r.a.)’na 28 Ocak 661 günü Kûfeliler, daha sonra da Basra, Hicaz, Horasan, İran ve Yemen ahâlisi bîat etmiştir. Hz. Hasan (r.a.) da,  Ümmet-i Muhammed’in ekseriyetinden aldığı  “her şartı câmî” olan Kur’ân ve Sünnet üzerine bîat ile 5. İslâm Halifesi olarak îlan edilmiştir.[19]  Şam ve Mısır vilâyetleri ise bu bîatın dışında kalmıştır.[20]

Hz. Ali(k.v.)’nin Kûfe’de öldürüldüğünü ve Hz. Hasan(r.a)’ın halife seçildiği haberini alan Şam Vâlisi Muaviye;  hilâfeti ele geçirmek için harekete geçmiş, Suriyelilerin tam desteğini sağladığı gibi Mısır halkından da bîat almış ve bir meşru hâlife varken ikilik baş göstermiş, iki halîfe olamayacağı için, ufukta muharebe işaretleri ortaya çıkmaya başlamıştır.[21]

Bu gelişmeler sonucu daha sonra Muaviye; Hz. Hasan(r.a.)’ın taraftarlarını ve Kûfelileri kendi safına çekmek için yoğun bir siyâsî ve askerî faaliyete girişmiştir. Muaviye, “Hz. Hasan(r.a.)’ın halifeliği iyice oturmadan, onu bîata zırlamak için büyük bir ordu ”  hazırlayarak Halîfe Hz. Hasan(r.a.)’ın üzerine yürümek için Kûfe’ye doğru hareket etmiştir.[22] İki tarafın ordusu Bağdat yakınlarında savaş hazırlığı yapmaya başlamış; ancak Halife Hz. Hasan (r.a.), Kûfelilerin savaşa isteksiz olduğunu, siyâsî zeminin pek sağlam olmadığını, bir kısım Kûfeli askerin Hâlife’nin saflarını terk ettiğini ve bu durumda da Muaviye karşısında bir varlık gösteremeyeceğini görmüştür. Hz. Hasan (r.a.) Efendimiz; Kûfe’de kendisine bîat edenlerin Dedesi Aleyhisselâtü Vesselâm’a Akabe’de bîat eden Medîneliler olmadığını da  bizâtihî yaşayarak öğrenmiştir. Zâten Araplar arasında meşhur olan; “Yâ ehle’l-Irak! Yâ ehlu’n-nifâk ve’ş-şikak!” (Ey Iraklılar! Ey nifak ve ayrılık ehli) sözü; Kûfelilerin önce Hz. Ali (k.v.) Efendimiz’e, şimdi Hz. Hasan(r.a.), sonraki yıllarda ise Hz. Hüseyin (r.a.) Efendilerimize sâhip çıkmadıkları, Ehl-i Beyt-i Mustafâ’ya verdikleri sözden döndükleri ve onlara ihânet ettikleri için bir darb-ı mesel hâline gelmiştir…

Halife Hz. Hasan(r.a.)’ın  ordusu ile Şam Vâlisi Muaviye’nin askerlerinin mevzilenmesinin ardından,  öncü kuvvetlerin karşı karşıya gelmeden önce Hz. Hasan (r.a.), Muaviye ile sulh zemini aramak için barış görüşmeleri başlatmıştır. Halife Hz. Hasan (r.a.); “olanı biteni etraflıca ve ağır başlılıkla düşünerek binlerce kişinin kanının dökülmektense halîfelikten çekilmeyi tercih etmiştir.” [23]  Hz. Hasan(r.a.)’ın bu kararında; Iraklılara güvenmemesinin yanında Müslüman kanı dökülmemesi ve ümmetin maslahatı etkili olmuş ve Muaviye ile anlaşma yapmaya karar vermiştir.  Bu Bu karara kardeşi Hz. Hüseyin (r.a.) ve amcazâdesi Abdullah bin Câfer (r.a.) başta olmak üzere bâzı sahâbîler îtiraz ettiler ise de, Halîfe Hz. Hasan (r.a.); “Ben işin iç yüzünü daha iyi bilirim!” demiş ve savaşmaktan vazgeçmiştir.[24]  29 Temmuz 661 tarihinde imzalanan bir anlaşma ile belli şartlar çerçevesinde hilâfeti Muaviye bin Ebû Süfyan’a bırakmıştır.  Anlaşma şartları arasında Muaviye’nin ölümü hâlinde hilâfetin Hz. Hasan(r.a.)’a iâde edileceği maddesi de vardır. Böylece Müslümanlar tek yönetime kavuşmuştur. İslâm tarihinde bu anlaşmadan dolayı H. 41 / M. 661 senesine “âmü’l-cemeâ” (birlik yılı) denilmiştir.[25] Halîfe seçildikten 6 ay sonra bu vazifeyi bırakan Hz. Hasan (r.a.), ailesiyle birlikte Medine’ye gitmiş ve kendisini ibâdete vermiştir. Rivâyete göre Medîne’ye yollanan Mervan b. Hakem,  bâzı vaatlerle kandırdığı Hz. Hasan(r.a.)’ın eşlerinden Câ’de binti Eş’as eliyle[26], Allah Resûlü(s.a.v.)’nün sevgili torununu zehirletmiş ve Hz. Hasan (r.a.) da 7 Nisan 669 günü şehâdet şerbetini içmiştir.[27]

Muaviye, Hz. Hasan(r.a.)’nın vefatından sonra 670 yılından îtibâren oğlu Yezîd’i veliaht/halef tayin etmek için kollarını sıvamış ve oğlunun adına bîat alınması için bütün vâlilere mektup yazmıştır. Muâviye, oğluna bîat almak için 676 yılına kadar her türlü yola başvurmuş, vâlilerin baskı ve gayretleri neticesinde gerekli bîatların büyük çoğunluğu alınmış ve 676 yılında Yezîd resmen veliaht îlan edilmiştir.[28]  Bu icraat, İslâm tarihinde sonuçları bakımından en önemli iç kırılmalardan birisi olmuş ve Muaviye tarafından hilâfet ne yazık ki saltanata dönüştürülmüştür…

“Hevâ ve hevesine uymuş, kötü karakterli bir şahıs olan” [29] Yezîd’in veliaht tayin edilmesine karşı en ciddî muhalefeti Hicaz bölgesi göstermiştir. Medîne Vâlisi Mervan b. Hakem, Muaviye’nin yerine halef tâyin ettiği oğlu Yezîd’e kendi adına bîat almasını isteyen mektubunu Mescid-i Nebevî’de okuyunca halk buna şiddetle karşı çıkmıştır.  Hz. Hüseyin (r.a.), Abdullah bin Zübeyr, Abdurrahman bin Ebûbekir ve Abdullah bin Ömer başta olmak üzere bâzı büyük sahâbîler; böyle bir uygulamanın İslâmî olmadığını, saltanatın babadan oğula geçmesinin Bizans geleneği olduğunu ifâde ederek ve Yezîd’in fâsıklığını da dile getirerek onun veliaht olarak îlan edilmesine karşı çıkmışlardır.[30]  Ancak Muaviye oğlunu halef îlan ettikten sonra her yola baş vurarak halktan bîat almış ve veliaht îlanından sonra yaklaşık dört yıl daha yaşamıştır.[31]

Muaviye’nin H. 60 /M. 680 yılında ölümü üzerine hilâfet mevkîine gelen Yezîd, Medîne Valisi Velid b. Utbe’den her ne şekilde olursa olsun Hz. Hüseyin (r.a.)’den bîat almasını istemiştir.[32]  Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz; hilafeti meşru hakkı kabul ettiğini, ancak bu kutlu emânetin babadan oğula intikalinin İslâm’ın temel referanslarına ve bu zamana kadar vâkî olan Râşid Halifeler Dönemi’ndeki uygulamalara aykırı olduğunu, ayrıca Yezîd’in Allah(c.c.)’ın emirlerine aykırı yaşayıp, sefih bir hayat sürdüğünü de  beyân ederek ona bîat etmeyi reddetmiş ve  Yezîd’in halîfeliğini kabul etmemiştir.[33] Kendisine bîat almak için üzerine gelinip baskı yapılacağını çok iyi bilen Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz; Vâli’nin yanından ayrıldıktan sonra aynı gün (4 Mayıs 680 günü)  âile efradıyla birlikte Medine’den çıkıp Mekke’ye gitmiştir.[34]  Bu tebdil- mekânın sebebi; Hz. Hüseyin (r.a) Efendimiz’in Mekke’de Mescîd-i Haram’a gidiğ Beytullah’a sığınarak bîat baskısından kurtulma düşüncesidir.[35]

Hz. Hüseyin(r.a.)’in Yezîd’e bîat etmeyip Mekke-i Mükerreme’ye gittiğini haber alan Kûfeliler;  “Reyhanetü’n-Nebî’ye yüz elli kadar mektup göndererek ve elçiler yollayarak O’nu şehirlerine dâvet etmişler; şayet gelirse kendisine bîat edeceklerine ve Hz. Hüseyin(r.a.)’i halîfe îlan ederek Yezîd’e karşı savaşacaklarına dâir söz vermişlerdir.  Bu gelişmeler üzerine Hz. Hüseyin (r.a)  durumu yerinde incelemesi için amcası oğlu Müslim b. Akîl(r.a.)’i Kûfe’ye yollamış ve 9 Temmuz 680 tarihinde Kûfe’ye ulaşan Müslim b. Akîl, Hz. Hüseyin (r.a)  adına bîat almaya başlamıştır. İlk aşamada otuz bine yakın kişi, Hz. Hüseyin(r.a)’e bîat etmiştir.[36]   Yezîd’e karşı Hz. Hüseyin (r.a.)’in yanında ölünceye kadar savaşacaklarını söyleyen Kûfelilerin bu sözlerini Müslim b. Akîl (r.a.) de bir mektupla Hz. Hüseyin(r.a.)’e bildirmiş ve Kûfe’ye  gelmesi için haber göndermiştir.

Ancak Yezîd, Müslim b. Akîl(r.a.)’in bu faaliyetlerini öğrenince, ona karşı yumuşak davranan  Kûfe Valisi Numan b. Beşir el-Ensârî’yi görevden alarak yerine Ziyâd ibni Ebîh’in oğlu[37]  ve zâlimliğiyle meşhur Basra Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ı tâyin etmiştir.[38]  Ubeydullah bu gelişmelere mâni olmak için  sert tedbirler almaya başlayınca Müslim b. Akîl (r.a.) halkı ayaklanmaya çağırmıştır. Fakat Vâli’nin Kûfe’nin büyük kabilelerinin  ileri gelenlerinden bâzılarını tehdit etmesi, bir kısmına rüşvet vermesi, bâzılarına da suikast düzenlemesi  neticesi Kûfe halkı Müslim b. Akîl(r.a.)’in etrafından ayrılmaya başlamış, Müslim’in yanında sadece otuz kişi kalmış, daha sonra onlar da bir bir yanından uzaklaşmış ve yalnız başına kalan Müslim b. Akîl (r.a.) İbni Ziyad’ın  emriyle yakalanarak10 Eylül 680 günü îdam edilmiştir.[39]

Bütün bu gelişmelerden haberdâr ol/a/mayan ve Mekke Vâlisi tarafından da baskıyla bîata zorlanan Hz. Hüseyin (r.a.), Allah Resûlü(s.a.v.)’nün hilâfet mîrasını saltanata, nübüvveti mürüvvete dönüştüren Emevi hanedanından bu emâneti alıp asıl hüviyetine kavuşturmak amacıyla harekete geçmek düşüncesiyle Mina’da bir hutbe îrâd buyurmuş ve Mekke’den ayrılıp Irak’ın Kûfe şehrine gitme ve H.8 Zilhicce 60/M.11 Eylul 680 günü gece yarısı âilesi, akrabaları ve yakınlarıyla birlikte yola çıkma kararı verdiğini beyân etmiştir.

 Hz. Hüseyin(r.a.)’in Kûfe’ye gitmesine yakın çevresi ve sahâbenin büyükleri hep karşı çıkmış; Kûfelilere güven olmayacağını, bu yolculuğun kötü bir âkıbetle sonlanabileceğini söylemişlerdir.  Abdullah ibni. Abbas O’na Kûfelilerin babasıyla abisine yaptıklarını hatırlatarak, “Sözünde durmayan bu insanların davetine icâbet etmemesini ve eğer Mekke’de kalmak istemiyorsa Yemen’e gidip orada Müslim’in hâkimiyet kurmasını beklemesinin daha iyi olacağını”  dile getirdiyse de[40]  Hz. Hüseyin (r.a.) kararından dönmemiştir. Çünkü fitne ateşinin çok büyüdüğü bu dönemde, mazlum ümmete bir ümit ışığı olmak ve zâlimler karşısında neler yapılması gerektiğini göstermek için Kûfe’ye gideceğini söylemiştir. Bunun üzerine Abdullah ibni. Abbas Hz. Hüseyin(r.a.)’e; “Bâri çoluğunu çocuğunu beraber götürme, korkarım ki çoluğunun çocuğunun gözleri önünde öldürülürsün!” dedikten sonra dizlerine vura vura ağlamıştır.[41]  Ancak  Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz; îman ve inancının gereğini yerine getirmek,  hilâfetin saltanata dönüşmesine mâni olmak, zulme, adaletsizliğe ve haksızlık karşı çıkmak kararıyla yola çıkmış ve kendisine “Gitme!” diyenlere; “Eğer ben gitmezsem, zulme karşı direnmezsem, zâlimler ebediyyen hükümrân olacak, mazlumlar sahipsiz kalacak… Gidişim ondandır!” demiş, öleceğini bile bile, kader çizgisine doğru yürümüş ve bu kararından dönmemiştir.

Lâkin, Abdullah bin Abbas (r.a.) Hazretleri’nin ifâdesiyle; “Iraklılar gaddar, vefâsız, sözlerinde durmaz bir kavimdir.” [42] Ve “Kûfeliler, Arap Yarımadası’nın farklı yerlerinden gelmiş yığma bir topluluk olduğu için; sosyal bütünlük ve ideâl birliği olmayan; bu sebeple de parlayıp toplanması da, sönüp dağılması da saman alevini andıran” [43]  bir halktır.   Bu sebeple yukarıda zikrettiğimiz; “Yâ ehle’l-Irak! Yâ ehlu’n-nifâk ve’ş-şikak!” sözü / hükmü beyhûde ortaya çıkmış bir lâf-ı güzaf değil, tecrübeyle sabit bir tespittir. Zâten bunun böyle olduğuna tarih şahitlik etmiştir / etmektedir… Gerçekten de Kûfeliler Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’i  şehirlerine çağırmışlar, ancak babasına ve ağabeyine yaptıkları gibi ona da sâhip çıkmadıkları gibi, Ehl-i Beyt-i Mustafâ’nın akıtılan kanına ne yazık ki seyirci kalmışlardır. İşte bu sebeple olsa gerek, Irak coğrafyasının başı belâdan hiç kurtulmamıştır… Allâhü âlem o topraklarda Arş-i Âlâyı titreten kıt’allerin, işlenen cinâyetlerin kanı hâlâ temizlenmediği için bu coğrafya hep “nifâkın ve şikâkın” merkezi olmuş, yaşanan zulümler, akıtlan kanlar ve katliamlar da Îrak’tan hiç ama ırak olmamıştır / olmayacaktır…

Burada bir husûsun altını da bir kere daha çizmemiz gerekir: Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in Kûfe’ye gitmeye karar vermesinin ve Emevî yönetimine karşı harekete geçmesinin asıl sebebi -yukarıda da ifâde etmeye çalıştığımız gibi- sâdece Kûfelilerin O’nu hilâfet için şehirlerine dâveti değildir. Zira Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz; daha kendisine Kûfelilerden herhangi bir mektup ulaşmadan, Yezîd’e bîat etmemek için Medîne’den ayrılıp Mekke’ye gitmiş, Ehl-i Şûrâ ve seçim prensiplerine aykırı şekilde kendisini halîfe îlan ettiği için Yezîd’in meşrûiyetini kabul etmemiştir. Ayrıca Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz, Yezîd’in nefsinin kölesi, sarhoş ve fâsık bir kişi olmasının yanında; Müslümanları yönetecek karakter, fazîlet, ehliyet ve akideye sahip olmamasına ve Emevî yönetiminin haksız, adaletsiz, kavmiyetçi ve zâlim uygulamalarına da karşı çıkmak adına harekete geçmiştir.

Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz gittiği bu yolun sonunun şehâdet olacağını Abdullah ibni. Abbas(r.a)’ın bildiği gibi bilmektedir, zîrâ Allah Resûlü(s.a.v.)’nün kendisini yanına çağırarak Kerbelâ yolunu işâret ettiğini rüyâsında gördüğü ve “Başladığı iş; ister lehine, isterse aleyhine olsun, aslâ geri dönmeyeceğini” çevresindekilere söylediği de rivâyet edilmiştir… Ve “Şehitlerin ser çeşmesi”[44]; âilesi, akrabaları ve sevenleriyle birlikte H. 8 Zilhicce 60 / M. 11 Eylul 680 günü Mekke’den Kûfe’ye hareket etmiş[45], Allah(c.c.)’ın kaderinden kazâsına doğru giderek dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmış ve hicretten şehâdete doğru yürümeye başlamıştır.

Hz.Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in kafilesi; Mekke- Mükereme’den Kûfe’ye doğru ilerlerken, çevredeki bâzı Arap kabilelerine mensup insanlar da yol boyunca onlara katılmıştır. Allah Resûlü’nün Sevgili Torunu,  yolda meşhur Arap şâiri Ferazdak ile de karşılaşmış ve ona Kûfe’deki durmu sorunca “Üzülerek belirteyim ki, Kûfe’deki halkın kalbi seninle, ancak kılıçları Benî Ümeyye iledir. Ancak takdir Allah’tandır. O, Allah dilediğini yapar.”[46]   cevâbını almış, bunun üzerine Hz.Hüseyin (r.a.) Efendimiz de;“Haklısın, doğru söylüyorsun; Allah’ın dilediği olur ve Allah’ın takdir değişmez, takdirin tecellisine uyacağız; şayet istediğimize uygun işler olursa Allah’a hamd ü senâ ederiz… Şâyet beklemediğimiz şeylerle karşılaşırsak iyi niyetli ve takvâ sahibi kişi buna gam yemez, ümitsiz olmaz ve böyle oldu diyehak yoldan sapmaz! ,”[47] demiş ve fedâkâr dostlarıyla yoluna devam etmiştir.

Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz; Kûfe’ye doğru ilerlemesine devam ederken;  Küfe’nin korkak ve dönek halkının verdikleri sözü ve ettikleri bîatı tutmadıklarını, amcazâdesi Müslim b. Akil(r.a.)’e sahip çıkmadıklarını, onun şehid edilmesine seyirci kaldıklarını ve Vâli İbni Ziyad’ın korkusuyla ahitlerini bozup Yezîd’in safına geçtiklerini öğrenmiştir.   Bu gelişmeleri haber aldıktan sonra geri dönme düşüncesinden, Müslim b. Akil(r.a.)’in intikamını almak isteyen yakınlarını yalnız bırakmamak adına vaz geçmiş ve beraberindeki insanlara da; “İsteyen dönsün!” demiştir.[48] Bu söz üzerine kafileye sonradan katılan kişiler sağa sola dağılmaya başlamış ve Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in yanında yalnız Mekke’den kendisiyle beraber yola çıkan âile efrâdı, akrabaları ve dostları kalmıştır.[49]

Hz. Hüseyin  (r.a.) ve kafilesinin yola çıktığını öğrenen Mekke Vâlisi, Kûfe Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a mektup yazarak “Hz. Hüseyin(r.a.)’in Kûfe’ye doğru yola çıktığını” haber vermiş, bu haberi alan İbn-i Ziyâd da, Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in Kûfe’ye gelişini engellemek için tedbirler almaya başlamıştır. Hür b. Yezîd komutasındaki iki bin kişilik bir askerî birliği onları tâkip için görevlendirmiştir. Temimli Yezîd’in oğlu Hür,  Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in kafilesi Siraf denen yere geldiklerinde onları gözetim altında tutmak için tâkibe başlamıştır.[50]  Bu takip sırasında namaz vakitlerinde Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in imamlığında kılınan öğle ve ikindi namazlarının cemaatine Hür bin Yezîd ve askerleri de safa durarak iştirak etmişlerdir.[51]

Hz. Hüseyin (r.a.) ve beraberindekiler Kûfe’ye doğru ilerlerken onları uzun süredir tâkip eden Hür b. Yezîd, İbni Ziyad’dan aldığı tâlimat doğrultusunda;   kafilenin Fırat Nehri kenarına konaklamasına, yerleşim yerlerine yaklaşmasına ve müstahkem yerlere sığınmasına engel olmak ve  Hz. Hüseyin(r.a.)’i susuz ve savunmasız bir yere yöneltmek stratejisiyle askerlerini yönetmiştir.[52]  Hz. Hüseyin(r.a.)’in yaptığı ricaya rağmen, kâfilenin su ve yiyecek bulmasının ve halktan yardım almasının kolay olduğu Gadiriyye veya Şufeyye denilen yerlerde konaklamasına Hür bin Yezîd tarafından müsaade edilmemiştir.[53]    Ve Hür bin Yezîd, Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in kafilesini 2 Muharrem 61 / 2 Ekim 680 günü Ninova bölgesindeki Kerbelâ denilen yerde konaklamaya[54] mecbur bırakmıştır.

(Devam edeceğiz)

                                                                                                 Dr. Mehmet GÜNEŞ

[1] Buhârî, Fezâilü’l-ashâb, 5; Megāzî, 83, 84; Rikāk, 42; *Yüce Dost (Cenâb-ı Allah)

[2] Tirmîzî, Fiten, 48; Kâdı Iyaz, eş-Şİfâ, I, 340; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, IV, 273

[3] Ahmed İbn Hanbel, Müsned, V, 220-221

[4] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 169

[5] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 4

[6] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 8

[7] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 9

[8] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 10-11

[9] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 16, 76-79

[10] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 39-56

[11] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 91-96

[12] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 125

[13] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 153

[14] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 127-130

[15] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 153

[16] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 154

[17] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 155

[18] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 156

[19] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 166-167

[20] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 167

[21] Ahmet Cevdet Paşa a.g.e.,  III, 167

[22] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 168

[23] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 169

[24] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 169-170

[25] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 72

[26] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 192

[27] TDV İslâm Ansiklopedisi, XVI, 283

[28] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 204

[29] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 206

[30] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 207-216

[31] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 40

[32] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 222

[33] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 223

[34] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 225

[35] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 81

[36] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 226

[37] Ziyad ibni Ebih; Muâviyenin babası Ebû Süfyan’ın sülbünden doğmuş, fakat veled-i zina olduğunda onun adını almayıp, Ziyad ibni Ebih yani “Babasının oğlu”  diye tanınmıştır. (Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 184)

[38] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 91

[39] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 227

[40] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 227

[41] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e,. III, 227

[42] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 103

[43] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 96

[44] Yunus Emre

[45] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 228

[46] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 103

[47] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 105

[48] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 228

[49] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 228

[50] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 228-229; Bu birliğin mevcudunun bin kişi olduğu da ifâde edilmektedir. (Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 106)

[51] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 113

[52] Ahmet Cevdet Paşa, III, 229-230

[53] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 121

[54] TDV İslâm Ansiklopedisi, XVIII, 519

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com