AFŞİN HABER MERKEZİ








MÂH-I MUHARREM, KERBELÂ’YI ANLAMAK VE HÜSEYNÎ DURUŞ – I

MÂH-I MUHARREM, KERBELÂ’YI ANLAMAK VE HÜSEYNÎ DURUŞ – I

DR. MEHMET GÜNEŞ
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
537 views
31 Ağustos 2020 - 15:24

     “Haram kılınan, yasaklanan, kutsal olan, saygı duyulan” anlamlarına gelen “muharrem”; Kur’ân-ı Kerîm’de “eşhuru’l- hurum”[1] diye ifâde buyurulan ve bu zaman diliminde savaşılması büyük günah sayılan[2] “haram aylar”dan birisidir. Fahr-i Kâinat Efendimiz  (s.a.v.) Vedâ Hutbesi’nde; “Sene on iki aydır, bunların dördü haram aylardır” demiş ve bu ayların da; “Recep, Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem”[3] olduğunu ifâde buyurmuştur.  Sevgili Peygamberimiz(s.a.v.)’in “Şehrullah”, yâni “Allah’ın Ayı[4] diye nitelediği, saldırıya uğranması hâriç savaşın yasaklandığı, Rabbânî ihsânın, keremin, feyzin ve bereketin coştuğu, sırlarla dolu Muharrem-i Şerîfin onuncu günü, on peygamberin hayatında, çok önemli on hâdisenin meydana geldiği[5] peygamberler tarihinde rivâyet olarak anlatılmaktadır.  Fakat bunlarla birlikte bu kutlu rahmet ayının “Âşûrâ” diye isimlendirilen 10 Muharrem Günü Kerbelâ’da unutulmaz bir vahşet ve ancak  “belhüm adal”[6]* derekesine düşenlerin yapabileceği utanç verici çok büyük bir katliam da meydana gelmiştir.  Kerbelâ fâciâsında, hasta döşeğinde ateşler içinde yatan Ali Asgar  / Zeynel Âbidin (r.a.)  hâriç Ehl-i Beyt-i Mustafâ’ya mensup 23 erkek ve Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin elli yâranı hunharca şehit edilmiştir.

  1. 61 / M. 680 tarihinde, 10 Muharrem Günü “Kerbelâ”da yaşanan olaylar, İslâm tarihindeki en önemli kırılmalardan birisi olup; yüzyıllardır bütün Müslümanların yüreğini kanatan, Ümmet-i Muhammed’in gönlünü dilhûn edip vicdânını yaralayan, hâfızalarda derin izler bırakıp unutulmaz acılara ve kahredici hüzünlere sebep olan, iki yanı keskin bir bıçak gibi kalbimize oturup dayanılmaz bir âh ü efgâna ve hazin bir âteş-i sûzana yol açan bir fâciâ ve tam anlamıyla bir “kerb-ü belâ”dır.[7]

     Günümüzden H. 1381 /M. 1340 yıl önce 10 Muharrem Günü; Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz’in “reyhan çiçeği”[8], İki Cihan Serverimiz’in en sevgili kerîmesi Fâtımâtü’z-Zehrâ(r.anha)’nın göz bebeği, Haydâr-ı Kerrar  Aliyyü’l-Murtazâ Hazreti Ali(k.v.)’nin  ciğerpâresi, “Hamse-i âl-i âbâ” nın[9]* küçük güzeli, “Cennet gençlerinin efendisi”[10] Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in 72 yârânıyla birlikte hunharca şehit edildiği gün “Yevm-i Âşûrâ”dır.

     Bu tarih; Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in  “hilâfeti saltanata çevirmek isteyen zâlimlere dur demek” için harekete geçip Kûfe’ye gitmek için yola çıkmasının ardından; eşi, çocukları, kardeşleri, yeğenlerinden oluşan Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve bir avuç “muhibb-i hânedân”ın; binlerce Yezîd askeri tarafından Kerbelâ denilen yerde kuşatıldıktan ve çöl ortasında günlerce aç susuz bırakıldıktan sonra bu mâsum insanların çoluk çocuk demeden katledildiği, akabinde de gözyaşlarını sel eyleyen çok elim hâdiselerin yaşandığı simsiyah bir şeb-i yeldâdır.  

     Kerbelâ’da vukû bulan ve kelimelerin anlatmaya muktedir olamadığı çok kanlı bir kıyımın yapıldığı 10 Muharrem Günü yaşananlar; İslâm tarihindeki en mel’un ve en şen’i katliam olmanın ötesinde; tüyler ürperten bir vahşet,  ciğerimizi yakıp kavuran çok elim bir felâket, şeytanı bile korkutan bir deniyet, tâbir câizse Arş-ı âlâ’yı titretip insanın kanını donduran bir melânet, devamlı kanayan on dört asırlık bir musîbet ve târiflere sığmayan korkunç bir cinâyettir.

     10 Muharrem Günü; Hz. Muhammed Mustafâ(s.a.v.)’nın; “Allâh Teâlâ’yı sizi nîmetlerle perverde kıldığı için sevin; beni, Allah’ı sevdiğiniz için sevin; Ehl-i Beyt’imi de beni sevdiğimiz için sevin!”[11] diye buyurduğu; “Allah’ım, ben Hasan ve Hüseyin’i seviyorum, onları Sen de sev! Onları sevenleri de sev!”[12] diye duâ ettiği, isimlerini bizzat kendisinin koyduğu, muhabbetle bağrına bastığı, şefkatle öpüp kokladığı, oyun oynadığı, minberden inip kucağına aldığı, hatta secdede iken sırtına bindiklerinde ininceye kadar secdesini uzattığı[13]  “Hüseyin bendendir, ben Hüseyin’denim. Hüseyin’i seven Allah’ı sevmiş olur.”[14]  dediği Hz. Hüseyin(r.a.)’ne, âile efrâdına ve yanındaki yârânına; siyasî ihtiraslar ve dünyevî menfaatler uğruna; “Muhammed ümmeti” olduğunu söyleyen (!?) aşağılık yaratıklar tarafından; ne Müslümanlığa, ne insanlığa, ne de düşmanlığa sığacak olan en vahşî ve en alçak saldırılar yapılmıştır.

     Neden mi? Çünkü “Reyhanetü’n-Nebî” ve beraberindekiler; Ehl-i Beyt-i Mustafâ hukukunun çiğnenmesine sebep olacak çok büyük bir suç (!) işlemiş, İslâm’ın temel referanslarına ve Râşid Halîfelerin seçimindeki “üç meşru tatbikat”[15] geleneğine aykırı olan Muaviye’nin evlâdını halef tâyin etmesine, Müslümanlara baskı yaparak oğlu Yezîd’e bîat almaya çalışmasına ve “hilâfetin babadan oğula geçerek bir saltanata dönüştürülmesi” uygulamasına; ‘Hakk, nübüvvet, meşrûiyet, adâlet, hürriyet,  ehliyet ve liyâkat’ adına karşı çıkmış; İslâmî değerlere aykırı tatbikatlara, siyâsî yanlışlıklara, zulüm ve dayatmalara dur demek için Kûfe’ye gitmek istemiştir.

     Bu yolculuk sırasında Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin âile efrâdı ve yârânları; Yezîd’in adamları tarafından çok sıkı bir tâkibâta uğramış, istediği yere gitmesi önlenmiş, sudan ve yerleşim yerinden uzak bir çöl ortasında günlerce ablukaya alınarak aç ve susuz bırakılmış, çaresizlik içinde kıvranan 70-80 kişi, Yezîd’in binlerce askeri tarafından sekiz gün muhasara edildikten sonra 10 Muharrem 61 günü Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir.  Bu acımasız katliam sırasında 34 mızrak ve 33 kılıç darbesi alan Kerbelâ Şehitlerinin Şâhı Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizle birlikte yolculuk eden evlatları, yeğenleri ve dostlarından oluşan 72 yiğit şehâdet şerbetini içmiş ve “Şühedâ-i Kerbelâ” olarak Hakk’a yürümüştür.

     Fuzûlî, “Hadîkatü’s-su’adâ”  (Saadete Ermişlerin Bahçesi) isimli Kerbelâ’yı anlatan meşhur mersiyesinde; Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin Kerbelâ’da gördüğü eziyeti, çektiği acıları ve yediği kılıç darbelerini, şehâdetini ve onun mâtemini tutmanın önemini; çok veciz teşbihlerle, kelimelerin feryat edip ağladığı müthiş ifâdelerle, muhteşem bir âhenk ve lirizmle, sanat değeri çok yüksek mısralarla dile getirmiş ve bu mersiyenin bir bölümünde;

     “Ey derd perver-i elem-i Kerbelâ Hüseyn
V’ey Kerbelâ belâlarına mübtelâ Hüseyn

 

     Gam pâre, pâre bağrunı yandurdı dağ ile
Ey lâle-i hadika-i Âl-i Abâ Hüseyn

Tîğ-i cefâ ile bedenin oldu çâk-i çâk
Ey bûsitân-ı sebze-i tîğ-i cefâ Hüseyn”

 

demiştir.

     Alçak cinayetler bununla da kalmamış, katliam sonrası; yürekleri yakan, tahammülleri aşan ve insanın kanını donduran çok hazin trajediler de yaşanmıştır… Şühedâ-yı Kerbelâ’nın aziz bedenlerine insanlık dışı işkenceler yapılmış, kesik başları mızraklara takılarak dolaştırılmış;  aralarında Hz Hüseyin(r.a.)’in zevcesi Rebâb, kız kardeşi Zeynep, oğlu Ali Asgar  /  Zeynel Âbidîn ve kızları Fâtıma ve Sâkîne’nin  de bulunduğu çocuklar, kızlar ve kadınlar esir edilmiş, elleri birbirine bağlanıp kamçı şakırtıları altında günlerce çöllerde yürütülerek Kûfe’ye götürülmüştür…

     Bu yolculuk sırasında, her insanın vicdanını kanatan ve yüreğini yaralayan çok acı sahneler de yaşanmıştır: Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in beş altı yaşlarındaki kızı Sâkîne’nin, esir edilen Ehl-i Beyt kafilesiyle birlikte Kûfe’ye götürülmesi sürecinde; “Babam nerde!.. Babam ne zaman gelecek!…” feryatlarıyla yeri göğü inlettiği dönemde Yezîd’in vicdansız askerleri, Hz. Hüseyin  (r.a.) Efendimizin tepsi içindeki kesik başını; “İşte baban!”  diyerek o mâsum çocuğun önüne koyma canavarlığını da göstermiş ve  yaşatılan bu ağır psikolojik travma o sabi seyyidenin  rûhunu  karartıp iç dünyasını zindan etmiştir.

     Kerbelâ katliamında hayatta kalan kadın ve çocuklar Kûfe’ye geldiklerinde Hazreti Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in kesik başı Yezid’in tetikçisi İbni Ziyad’ın önüne getirilmiş,  Kûfe Vâlisi olan bu herif-i nâşerif, Hz. Hüseyin Efendimizin mübârek başlarına kamçısıyla vurması, şehâdetiyle alay edip,  küstahça konuşması ve Ehl- Beyt’e hakaretâmiz sözler söylemesi üzerine;  izzet ve vakârın zirvelerini mesken tutmuş olan seyyîde Hz. Zeyneb (r.anha), o mel’ûna,  Peygamber torununa yakışacak güzellikte ve kıyâmete kadar unutulmayacak bir cevap vererek; “Hz. Hüseyin’in başını kestik diye sevinirsiniz. Aslında kendi başınızı kestiniz… Akîbet muttakîlerindir… Ebter olan siz olacaksınız!” demiştir.

     Neseb-i gayr-ı sahih bir babanın oğlu olan İbni Ziyâd; Hz. Hüseyin (r.a.)’in kesik başını vilâyette bir süre teşhir ettikten sonra, Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in mübârek başlarını bir sopaya takıp Kûfe sokaklarında dolaştırtmıştır. Kûfe Vâlisi İbni Ziyâd bilâhare; Kerbelâ şehitlerinden Ehl- Beyt’e mensup 18 kişinin kesik başını ve esir ettiği kadın, kız ve çocuklarla birlikte Halife Yezîd’e ulaştırmak üzere Şam’a göndermiştir.  Şam’da Yezîd’le Hz Ali(k.v.)’nin kızı esir Hz. Zeyneb (r.anha) arasında sert tartışmalar geçmiştir… Şam’da Hz. Zeynep (r.anha),  Yezîd’e ölünceye kadar aklından çıkmayacak müthiş bir söz söylemiş ve ; “Ahirette senin şefaatçin (!)  ibn-i Ziyad, O’nun ki ise Hz. Mukanmmed’dir!” demiştir.

     Kerbelâ’da yaşanan ve kelimelere sığmayan insanlık dışı katliamlar ile ölen Ehl-i Beyt-i Mustafâ’nın cesetlerine yapılan târifsiz alçaklıklar Müslümanların yüreğini onulmaz bir biçimde yaralamış, mü’minler için “mâh-ı Muharrem” “eyyâm-mâtem” olmuş, gönüllerdeki melâl gözlere yansımış, bu hüzün fırtınasının nasıl bir sele dönüştüğünü ve kimlerin gözyaşı döktüğünü anlatan Alvarlı Efe de;

     “Bu gün mâh-ı Muharrem’dir, muhibb-i hânedân ağlar.

     Bu gün eyyâm-ı mâtemdir, bu gün âb-ı revân ağlar.

 

     Hüseyn-i Kerbelâ’yı elvân eden gündür bugün,
Bu gün arş-ı muazzamda olan âli divân ağlar.

 

     Bugün Âl-i âbânın gülşeninde güller soldu,
Düşüp bir âteş-i dil-sûz, kamu ehl-i îmân ağlar.”
[16]

 

derken; Keçecizâde İzzet Molla da Muharrem Ayı’ndaki yaşanan duyguları ise şu dizelerle özetlemiştir:

 

     “Dîdeden su yerine kan akacak dem geldi

     Kerbelâ günleridir ağla Muharrem geldi”

 

     Fakir ise; mâh-ı Muharremin ahvâlini, kalplerdeki melâli ve şafakta kan ağlayan Güneş’in hâlini şiir diliyle ifâde etmiş ve;

     Yâd ettim Kerbelâ’yı bir efkârlı dem geldi,

     Göze nem, gönle elem, kalbime mâtem geldi.

     Kan ağlayan Güneş’in hüznü ufka değince,

     Kızıla döndü şafak mâh-ı Muharrem geldi.

demiştir.

     Muharrem Ayı’nda meydana gelen ve tüyler ürperten bu facia, gam ve keder yüklü bir belâ olmakla kalmamış, çok daha menfur bir musîbetin de kapılarını açan bir tefrikaya sebep olmuştur. Bu tarihten sonra, İslam’ın ana kâidesi olan; Tevhid, kardeşlik, birlik ve beraberlik ilkesi derin yaralar almış, daha da beteri ise,   maalesef Kerbelâ faciası vesilesiyle Müslümanlar birbirlerini tekfir etmiştir. Ne hazindir ki, bu elim hâdiseden ibret alıp, gerekli dersleri çıkar/a/mayan mü’minler arasına Kerbelâ’dan sonra ihtilaf ve fitne tohumları ekilmiş ve bu vahim hâdise ümmet-i Muhammed için ne yazık ki kin ve düşmanlık membaı hâline gelmiştir / getirilmiştir. Kerbelâ fâciâsı; İslâm tarihindeki siyâsî  ve mezhebi ayrışmaların / akımların / hareketlerin  en önemli kilometre taşını oluşturmuş ve  tesirlerini her alanda günümüze kadar devam ettirmiştir.

     Vukû bulduğu H. 10 Muharrem 61 / M. 10 Ekim 680 tarihinden beri İslâm Dünyası’ndaki en büyük kırılmayı meydana getiren,  artçıları hiç kesilmeyen ve o günden bugüne bütün Müslümanların yüreğini kanatan Kerbelâ vahşeti;  mezhebi, meşrebi, rengi, ırkı, kültürü, coğrafyası ve dünya görüşü ne olursa olsun, Allah Resûlü’(s.a.v.)’ne, Êhl-i Beyt-i Mustafâ’ya, Ashâb-ı Kirâm’a muhabbet besleyen her mü’minin on dört asırdan beri dinmeyen acısı ve gönül yangını olmuştur. Bu îtibarla cümle ümmet -i Muhammed, Kerbelâ şehitlerinin çektikleri sıkıntılardan dolayı “mâh-ı Muharrem”e (Muharrem ayına) “mâh-ı mâtem”  de demiş, Kerbelâ’yı yâd ettiklerinde asırlardır bu yürek yangınından dolayı târifsiz bir hüzün yaşamış ve derin bir yasa bürünmüşlerdir

     Aslında İslâm’da üç günden fazla yas yoktur. Fakat Hz. Peygamber(s.a.v.)’in Torunlarına ve “muhibb-i hânedân”a yapılan akıl almaz zulümler ve kıt’aller Ehl-i beyt âşıklarının yüreklerini öyle kanatmıştır ki, bu büyük acı içlerinden hiç çıkmamış, tâzeliğini hiç yitirmemiş ve Şiâsıyla, Alevîsiyle, Sünnîsiyle bütün Müslümanların müşterek hâfızası Kerbelâ’da yaşananları hiç ama hiç unutmamıştır. Kerbelâ’da acımasızca şehit edilen Hz. Hüseyin (r.a.) ve arkadaşlarının zâlimler karşısındaki asil duruşları ve haksızlıklar karşısındaki onurlu mücadeleleri  bütün müminlerin gönüllerinde taht kurmuştur. Hz. Hüseyin (r.a.) ve yakınlarına bu zulmü revâ görenler ise Müslümanların lânetine uğramış ve mü’minlerin tamamının mâşerî vicdânında mahkûm edilmiştir. Zîrâ Hz. Hüseyin (r.a.); her şeyden önce Şiâsıyla, Ehl-i Sünnetiyle ümmet-i Muhammed’in ortak değeri olan Allah Resûlü(s.a.v.)’nün, Hz. Ali (k.v.)’nin ve Hz. Fâtımâ (r.anha)’nın evlâdı ve Ehl-i Beyt-i Mustafâ’nın göz bebeğidir. Aynı zamanda Ehl-i Beyt sevgisi, Şiâ’nın da, Ehl-i Sünnet inancının da temel mihveridir. Bu îtibarla  Kerbelâ fâciası Sünnî ve Şii dünyasını birleştiren ortak hüzün ve müşterek acıdır. Dolayısıyla mezhep ve meşrepleri farklı olsa bile, Şiâ’ya, Ehl-i Sünnet’e müntesip, ya da farklı tarikatlara mensup Müslümanların Kerbelâ konusundaki hissiyatları müttefiktir. Kerbelâ hakkında Şiâ, Ehl-i Sünnet ve Alevî şâirlerin kaleme aldığı ve söylediği mersiyeler, muharremiyeler, maktel-i Hüseynîler, münâcâtlar, kasîdeler, ilâhîler, ağıtlar, nefesler hülâsâ bu mevzûdaki topyekûn edebiyatımız bu söylediklerimizin en büyük şâhididir. Her Sünnî ve Alevî âilesinde Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve 12 İmâm’ın isimlerinin bulunması; her evde; Muhammed’in, Ali’nin, Haydar’ın, Fâtımâ’nın, Zeyneb’in, Hasan’ın, Hüseyin’in, Zeynel Âbidin’in, Câfer’in, Sâdık’ın,  Mûsâ’nın, Kâzım’ın, Ali Rıza’nın, Mehdi’nin olması Şâh-ı Ebrâr Haydâr-ı Kerrâr Hazreti Ali (k.v.) muhabbetindeki müşterekliğin en açık ve en güzel delîlidir. Kezâ hiçbir Sünnî Müslüman evlâdına Muaviye, Yezîd, Mervan adını koymaz / koymamıştır.  Çünkü cümle Ehl-i Sünnet, “Ebâ Yezid”  (Yezid’in babası) olan Muaviye’nin  ismini bile gönül dünyasından âzâd ettiği gibi, Yezîd’e de “mel’ûn” sıfatını lâyık görmüş ve “lânetullah” (Allah lânet eylesin)  diye bedduâ  etmiştir.

     Bu îtibarla Kerbelâ fâciâsının fâillerini, katillerini lânetlemek ve mâh-ı Muharrem’in mâtemine iştirâk etmek Alevîsiyle, Sünnîsiyle bütün Müslümanların vazîfesidir… Fuzûlî “Hadîkatü’s-Su’adâ”da, Muharrem ayında mü’minlere düşen vazifenin hissiyât cephesini çok âhenkli bir anlatımla dizelere dökmüş ve;

     “Mâh-ı Muharrem oldu meserret harâmdır
     Mâtem bugün şeriate bir ihtirâmdır.”

diyerek; Kerbelâ’nın hüznünden dolayı Muharrem Ayı girince, her mü’minin sevinmeyi kendisi için haram kılması gerektiğini şiir diliyle bizlere hatırlatmış ve “Muharrem Ayı’ndaki mâtemin şeriata saygının bir gereği olduğunu” da çok veciz bir ifâdeyle dile getirmiştir.

     Bu “kâl”i kuru bir söz olmaktan çıkarıp “hâl”e dönüştüren Ehl-i Beyt âşıkları ve özellikle ehl-i tasavvuf; Muharrem Ayı’nın girmesiyle birlikte; tekkelerindeki müzik aletlerini rafa kaldırmış, kifâf-ı nefs miktarınca yemek yemiş, çok az su içmiş, Kerbelâ’da çekilen susuzluğa hürmeten sofralardaki suyun yerini tuz almış, bol su harcanmamış, çamaşır, banyo gibi işler kısıtlanmış, yeni şeyler alınmamış, düğün ve eğlence törenleri yapılmamış; Kerbelâ Mersiyeleri ve Maktel-i Hüseyinler okunmuş ve böylece dervişler Kerbelâ’daki acıyı, açlığı ve susuzluğu bizâtihî nefislerinde yaşamak için sevinçten mateme, tokluktan açlığa, sudan tuza hicret ederek Kerbelâ kurbanlarının aç susuz şehit edilmelerinin hüznünü yâd etmiş ve mâh-ı Muharremin hâtırâsını içtenlikle yaşamıştır…

     Dergâhlardaki sûfî  âlimler, ârifler ve şâirler   Muharrem Ayı’nı özellikle Ehl-i Beyt-i Mustafâ, Hamse-i Âli Abâ ve Şühedâ-i Kerbelâ ağırlıklı sohbetlere ayırmış, onlar hakkında nutk-ı şerifler înşâd edilmiş, şiirler yazılmış ve muharremiyeler okunmuştur. Ayrıca bizler; Hazreti Hüseyin(r.a.) Efendimiz’in in aziz hatırasına, Muharrem ayında ezanları Hüseynî makamında okuyan, Şehîd-i Kerbelâ’ya olan muhabbet ve hürmetimizi , “Şehâdetleri dînin temeli” olan Ezân-ı Muhammedî ile buluşturan nâzenin bir kültürün, zerâfet  ve zevk- selîm dolu yüksek bir medeniyetin müntesibi olan  azîz bir milletiz. Bizim kültür ve medeniyet mîrasımızın, Ehl-i Beyt’e hürmet ve muhabbette hangi zirvelere çıktığına tarihimiz ve edebiyatımız şâhitlik etmektedir. Zâten tarih boyunca biz Türkler; Ehl-i Beyt-i Resûlullah sevgisini, Habîbullah muhabbetinin bir tezâhürü ve “Gül” aşkının mütemmim cüzü gören yüksek bir medeniyet anlayışının müntesipleriyiz…

     Medeniyet kuran toplumlar, meseleleri sadece hissiyat plânında değerlendirmezler… Hayatın acılarını ve olayların hüznünü yaşarken; “zevk-i selîm”in duygu merhalesinde kalmazlar, buna “kalb-i selîm”i de, “akl-ı selîm”i de yoldaş ederler… Bu îtibarla “Muharrem”, bizim için ortak bir hüzün ve mâtem mevsimi olduğu kadar, aynı zamanda “ibret dersi” almamız gereken hak, hakîkat, hikmet ve adâlet mektebidir. Hâl böyle olunca bizler bu okulda, Kerbelâ vahşetinin matemini tutmanın yanında; aynı acıların bir daha yaşanmaması için; 10 Muharrem’i doğru okuyup anlamalı, müspet sonuçlar çıkarıp ibret almalı, Kerbelâ’yı “akleden kalp”le[17] düşünüp idrâk etmeli ve sâdece “anma” değil, daha ötesine geçerek  “anlamak” için mesâi sarf etmeliyiz.

     Kerbelâ’yı kâmil mânâsıyla anlamak ve Hüseynî duruşu kavramak için Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in âhirete irtihalinden sonra yaşananları, Kerbelâ’ya giden süreci, 10 Muharrem’deki Kerbelâ kıt’alinin nasıl vukû bulduğunu ve akabinde neler yaşandığını târihî perspektifiyle incelemek gereklidir. Çünkü geleceğin anahtarının geçmişte saklı olduğu bilmek ve “Ne kadar geriye bakarsak, o kadar ileriyi göreceğimizi”[18]  idrak etmek hepimiz için çok önemli bir mükellefiyettir. İşte bizim de hâdiselere böyle bir zâviyeden bakmamız ve neler yaşandığını anlamamız için, Hülefâ-i Râşidin Dönemi ve sonrasına gitmemiz gerekir.

(Devam edeceğiz)

                                                                                                 Dr. Mehmet GÜNEŞ

[1] Tevbe, 9/36; “.. Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin..”

[2] Bakara, 2/217

[3] Buharî, Tefsıru Sure, 9; Müslim, Kasâme, 29; Vâkıdî, Megâzî, III, 1113

[4] İbni Mace, Siyam, 43

[5] 1- Hz. Âdem(a.s.)’in tevbesinin kabul edilmesinin, 2- Hz. Nûh(a.s.)’un gemisinin tufandan kurtularak Cudi Dağı’na demirlemesinin, 3- Hz. İbrâhim(a.s.)’in atıldığı ateşte yanmamasının ve oğlu İsmâil Aleyhisselâm’ın dünyaya gelmesinin, 4- Hz. Eyyüb(a.s.)’ün yaralarının şifâ bulmasının 5- Hz. Yûnus(a.s.)’un balığın karnından kurtulmasının, 6- Hz. Mûsâ(a.s.)’ya mûcize ihsân edilerek kavmiyle birlikte Kızıl Deniz’i yarıp geçmesinin, Firâvun ve askerlerinin denizde boğulmasının, 7- Hz. Dâvud(a.s.)’un tövbesinin kabulünün, 8- Hz. Yusuf(a.s.)’un atıldığı kuyudan çıkmasının, 9- Hz. Yâkub(a.s.)’un oğlunun hasretinden dolayı kapanan gözlerinin görmeye başlamasının, 10-  Hz. Îsâ(a.s.)’nın dünyaya gelmesinin ve semâya yükselmesinin ve benzeri olağanüstü olayların 10 Muharrem günü meydana geldiği rivâyet edilmektedir.

[6] A’râf, 7/179; *Hayvanlar gibi hatta daha sapık

[7] “Kerbelâ” kelimesinin aslı kerb-ü belâdır. “Kerb”; belâ, tasa, kaygı, gam, keder; “belâ”; gam, keder, musîbet, âfet, büyük gâile (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, 508, 81), Kerb-ü belâ; belâ üstüne belâ, musîbet üstüne musibet, felâket üstüne felâket, üzüntü üstüne üzüntü anlamında olup, belânın, felâketin, musîbetin katmerlisi demektir.

[8] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288

[9] Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 61; *Hz. Peygamberi(s.a.v.)’in âilesinden olan beş kişi

[10] Buhârî, Menâkıb, 22

[11] Tirmîzî, Menâkıb, 31

[12] Tirmîzî, Menâkıb, 30; İbn Sa’d, VI, 360, 362

[13] Nesâî, Iftitah, 82; Ahmet b. Hanbel, Müsned, III, 6, 99, 493-494

[14] Tirmizi, Menâkıb, 30

[15] Hülefâ-i Râşidîn Dönemi’nde uygulanan siyâset geleneğinde üç meşru tatbikat yapılmıştır: Bunlardan birincisi; Allah Resûlü(s.a.v.)’nün kendinden sonra hiç kimseyi halef olarak işâret etmeyerek, halîfe seçimini İslâm toplumunun sağduyusuna bırakması ve Sevgili Peygamberimiz(s.a.v.)’in vefatından sonra da; “Ümmet-i Muhammed’in hür irâdesiyle ve topluca Hz. Ebû Bekir (r.a.) Efendimiz’e bîat etmesi”dir. İkincisi Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in yaptığı; “Kendisiyle kan akrabalığı olmayan ehliyet ve liyâkat sahibi Hz. Ömer(r.a.) Efendimizi halef bırakması”dır. Üçüncüsü ise, Hz. Ömer(r.a.)’in, vefatından önce yaptığı gibi meseleyi şûrâya havâle etmesi ve Hz. Osman (r.a.) ve Hz. Ali(k.v)’in hilâfetinde olduğu gibi “Ehl-i Şûrâ’nın istişâre ve seçim sonucu uygun gördüğü kişiyi halife seçmesi”dir.

[16] Muhammed Lütfî Hazretleri

[17] Kaf, 50/37

[18] Winston Churchil

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com