


Hayat; Cenâb-ı Allah’ın “Hayy” ism-i şerifinin bir tecellisi ve ebedî hayatın kısa bir gölgesidir. Şu fânî dünyadaki ömrümüz; hasretin, ıstırâbın, hüznün, sevincin, vuslatın ve hicrânın çileyle dokunduğu; zorluğun, umudun, mutluluğun, üzüntünün, sabrın ve şükrün iç içe girdiği ve Âdemoğlunun bütün bunlarla imtihan edildiği bir zaman dilimidir.
İnsanın ebedî olan ömrü, hiç şüphesiz âhiret hayâtıdır. Yüce Rabbimiz bu konuda; “Dünya hayatı sâdece bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Ebetteki âhiret hayâtı takvâ sâhipleri için daha hayırlıdır.”[1] buyurmaktadır. Ebediyet yolculuğunda dünya hayatının Müslümanlar için ne anlama geldiğini çok anlaşılır bir misâl vererek ve çok veciz bir biçimde dile getiren Sevgili Peygamberimiz de (s.a.v.); “Benim dünya ile ilgim, bir ağaç altında dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun hâli gibidir.”[2] demiştir.
İşte böylesi bir anlama sâhip olan ömür sermâyemiz, bizlere beyhûde işlerle uğraşmak ve faydasız amellerle oyalanmak için değil, sayılı nefeslerimizi kulluk şuuruyla hareket edip, yarınki Hesap Günü’nde alnımızın akıyla çıkmak ve İlâhî kayıt defterimizi semâvî sevdâlarla mânâlandırmak için verilmiştir.
Hatırımızdan çıkartmamamız gerekir ki, her nefes bir şeyler eksiltir bu dünya hayatındaki sayılı sermâyemizden… Takvim sayfaları birer birer azalır ve güneş gurûb etmeye başlar; bâzen kuşluk, bâzen öğle ya da ikindi vakti, bâzen de gün akşama yaslanırken… Bir hazan rüzgârı eser ve bir anda yapraklar kopar dalından… Geriye; “ömür” denilen “Yerin üstünde görüp geçirdiğimiz rü’yâ”[3] kalır bu hayat masalından… Güneş batarken, zaman birden kırılır ve âniden Bâkî Âlem’e yeni bir kapı açılır… “Her başlayan biter; her yeni eskir, her tâze bayatlar her yaşayan ölür ve her şey zevâl bulur, ezelî ve ebedî olan sâdece Allah’tır.”[4]
Gerçekler böyle… Ömür kısa, nefesler sayılı, hevesler sayısız, hayat vefâsız, zaman acımasız. Ecel makasının ömür ipini ne zaman keseceği belirsiz… Bu sebeple hayatı ve ölümü yaratan Yüce Rabbimiz, çocuğu da genci de ihtiyarı da bir gün bu fâni dünyadan Dâr-ı Bekâ’ya alır… Unutmamak gerekir ki; yolların başlangıcı da bitişi de hep Allah’a (c.c.) varır. Ve tartışmasız bir gerçek, her yaş, ölüm yaşıdır…
Ölüm, “Her nefsin mutlaka tadacağı”[5] ve inkârı katiyen mümkün olmayan apaçık bir hakîkattir. Ölüm, inancımıza göre fânî hayâta son noktayı koysa bile, bâkî dünyaya vâsıl olmamızı sağlayan bir mukadderattır. Ölüm; “Allah’tan geldik, dönüş yine O’nadır”[6] emr-i İlâhî’sine icâbet etmekle başlayan bir vuslattır. Ölüm; Ahiret hayatının başlangıcı olan berzâh âleminin giriş kapısında ölümsüzlük için alınan bir berattır. Ölüm; her lahzâ kendisini bize hatırlatan, ama bizim bir türlü tam olarak idrâk edemediğimiz “En büyük nasîhattır.” “Bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah’ındır. Yaşatan O’dur, öldüren de O’dur.”[7]
Ölüm, duymak istemesek de duymak mecbûriyetinde olduğumuz bir nidâdır. Ölüm, “vakitsiz geldi” desek de boyun eğmek mecbûriyetinde kaldığımız bir vedâdır. Ölüm; herkesin ödemek mükellefiyetinde olduğu bir borcu edâdır. Ölüm; “Tâ haşre kadar sürecek / Bir şeb-i yeldâdır.”[8] Ölüm, aslında bir “elvedâ” değil, yeni bir hayata “merhabâ”dır.
Ölüm, kimileri için “şeb-i arus”, kimileri için “nev-ruz”, kimileri için fîrâk, kimileri için son duraktır. Kimileri içinse, “âsûde bahar ülkesi”nin[9] giriş kapısında koklanan bir katmer güldür. Ölüm, mü’minler için aslâ son nokta değil, ancak bir noktalı virgüldür…
Her nefis, Abdurrahim Karakoç’un;
“Artık ne kar yağar ne ben üşürüm, Ne de saçlarımı dağıtır rüzgâr…
Sağ iken bir günde bin kez ölürdüm,
Şimdi ölüm yoktur, ölümsüzlük var.”
dizeleriyle ifâde ettiği, ölüm denen ölümün öldüğü bu mukadder sona vâsıl olur. Herkes için, gün batar, söz biter, konuşan diller susar, kalp durur, ibre sona vurur… Ten kafesi açılırken, can kuşu hürriyete kanat çırpar, gemilerin geçmediği sonsuz bir ummâna yol alır. Ve insanoğlu, kaçınılması aslâ mümkün olmayan başlangıcın sonuna ya da sonun başlangıcına vâsıl olur.
“Ömür Dediğin”den de geriye; unutulmayan anılar, yürekte saklı yaralar, îfâ edilen ameller, hayat bulmayan emeller, yarınlara dâir hayâller, Mâverâ menzilli ideâller, yaşatılan fazîletler, yapılan ibâdetler, bir türlü yapılamayan hamleler, “keşke” diye başlayan sayısız cümleler, dünyada çekilen zahmetler, katlanılan mihnetler, gösterilen gayretler, dinmeyen hasretler ve çekilen çileler kalır. Yunus Emre’nin;
“Bu dünyaya gelen kişi âhir yine gitmek gerek
Misâfirdir vatanına bir gün sefer etmek gerek”
dediği gibi çok kıymetli kardeşim, kadim dostum, aziz gönüldaşım Mehmet Okur Hocam da “Bu dünyadan gider olduk, kalanlara selâm olsun” diyerek dünya misâfirliğini tamamladı. Âilesine, akrabalarına ve biz ülküdaşlarına de çok büyük bir üzüntü ve derin bir hüzn-i tahattur yaşattı. Mehmet Okur Hocam; Yahyâ Kemâl’in hayâtın barındırdığı hakîkati iki mısrada târif ettiği gibi;
“Bir bitmeyecek zevk verirken beste,
Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir.”
dediği hâli yaşadı ve hiçbir şikâyeti yokken geçirdiği bir kalp sektesi neticesi rahmet-i Rahmân’a hicret etti… Bu âni ve “zamansız ölüm” karşısında, gönlümüzü saran kasvetli duygular, inleyen bir ney gibi kalbimizi dağladı. Onu seven ve tanıyanlar da “Âh mine’l-mevt”[10] diyerek, bir güzel insanı kaybetmenin acısıyla hemhâl oldu…
Rahmetli Mehmet Hocam; mübârek Zilhicce ayında ve Cuma gününde “Ircı’i!”[11]* (Dön!) emr-i İlâhî’sine icâbet ederken; eşini, evlatlarını, arkadaşlarını ve sevenlerini derin bir melâl, târifsiz bir teessür ve hazin bir hicran içinde bırakıp, “dünya sürgünü”nden aslî vatanına vâsıl olmak için bu dünyaya vedâ ederek rahmet-i Rahmân’a gitti… Âhireti dünyaya tercih edip; fâni dünyada bir yudum su içmektense, Cennet bahçelerindeki Kevser dolu şadırvanlardan kana kana nûş etmeyi arzuladı…
Bizler; kırk senedir tanıştığımız, gönül dostu olduğumuz, âilecek görüştüğümüz, memleket meseleleri hakkındaki sıra dışı yorumlarına, Yozgat siyâseti üzerindeki farklı analizlerine, millî politika, parti ve ideoloji konularındaki geniş ufuklu görüşlerine önem verdiğimiz Yozgat Türk Ocağı’nda uzun yıllar birlikte faaliyet gösterdiğimiz, fakirin Ankara’ya nakl-i hâne etmesinden sonra da telefonla sık sık konuştuğumuz; millî sporumuz olan “vatan kurtarma” ile sağlık problemleri hakkında sohbet ettiğimiz Mehmet Okur kardeşimizin îmanına, insanlığına, zekâsına, vefâsına, vatan ve millet sevdâsına, samimiyetine ve bir Anadolu insanı olarak pek çok güzel hasletine hüsn-i şehâdet ediyoruz.
Bu yazıyı kaleme alırken müşterek hâtıralarımız bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Gece yarılarına kadar yaptığımız sohbetler, gittiğimiz piknikler, Türk Ocağı’nda çıkardığımız “Osmanlı Devleti ve Bozok Sancağı” kitabının ve “Yozgat Dîvânı Dergisi”nin yayımlanmasında gösterdiği gayretler, yaptığımız seminerler, gittiğimiz konferanslar, konferans vermesi için Yozgat’a getirdiğimiz Türk milliyetçisi insanlar, geçirdiği iki kalp krizi sonrası yaşananlar, … bir bir yâdımıza düştü. Dün gece vefât haberini alınca, gözlerimiz terlerken duyduğumuz o derin üzüntü, târifsiz hüzün ve yüreğimizi yakan acının hissettirdiği elemler… Okuduğumuz Fâtihalar, duâlar ve Yâsinler…
Mehmet Okur kardeşim; bir daha âhirette buluşuncaya kadar hep hayır duâlarla yâd edeceğimiz gerçek bir gönül dostu, yiğit bir Anadolu insanı ve kadim bir ülkücüydü. Biz ondan râzıydık, duâ ve niyazımız Cenâb-ı Hakk’ın da ondan râzı olmasıdır. Mehmet Hocamızı; Yüce Rabbimiz rahmet ve mağfiretiyle, Efendimiz Aleyhisselâtuı Vesselâm da şefkat ve şefâatiyle sarıp sarmalasın. “Sonsuzluğun Sâhibi” Mehmet Hocama kandım diyene kadar rahmet eylesin…
Eşi Nûran Bacımıza, mahdumları Ârif ve Oğuzhan’a, kerimeleri Tuğba ve Aybüke’ye, yakınlarına ve gönüldaşlarına baş sağlığı diliyor, sabr-i cemil niyâz ediyorum.
Hatm-i kelâmını da Yahyâ Kemâl’in Vedâ Gazeli’nden bir beyitle noktalıyoruz:
“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde,
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler”[12]
Ve sözün bittiği yerde İlâhî Kelâm başlar:
“Küllü nefsin zâigatül mevt.”[13]
“İnnâ lillâhi ve-innâ ileyhi râci’ûn.”[14]
El Fâtiha…
5 Haziran 2026
Dr. Mehmet GÜNEŞ
[1] En’âm, 6/32
[2] Tirmîzî, Zühd, 44
[3] Fâruk Nâfiz Çamlıbel
[4] Hz. Âmine
[5] Enbiyâ, 21/35; Ankebût, 29/57
[6] Bakara, 2/156
[7] Tevbe, 9/116
[8] Ali Akbaş, Turna Göçü, Şeb-i Yeldâ, 81
[9] Yahyâ Kemâl Beyatlı, Kendi Gökkubbemiz, Rindlerin Ölümü, 93
[10] “Ölümün elinden çektiğimiz ah!”
[11] Fecr, 89/28; *“Geri dön!”
[12] Yahyâ Kemâl Beyatlı, Eski Şiirin Rüzgârıyle, Vedâ Gazeli, 79
[13] “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Enbiyâ, 21/35; Ankebût, 29/57)
[14] “..Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156)



