AFŞİN HABER MERKEZİ











ÜSTADLARIN DÂHÎSİ: NECİP FÂZIL KISAKÜREK

ÜSTADLARIN DÂHÎSİ: NECİP FÂZIL KISAKÜREK

DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
311 views
25 Mayıs 2021 - 6:34

ÜSTADLARIN DÂHÎSİ

NECİP FÂZIL KISAKÜREK

(Doğumu: 26 Mayıs 1904 – Ölümü: 25 Mayıs1983)

Doğumunun 117.,

Hakk’a yürümesinin 38. yılında;

Üstad Necip Fâzıl’ı rahmetle anıyor,

 aziz hâtırasını hürmetle yâd ediyoruz. 

O’nun ilk konferansını, 1967 yılında bir ortaokul talebesi iken Kahramanmaraş’ta dinlemiştim. O yıllarda Üstad’ın konuşmalarından çok fazla bir şey anlamasam da konuşma üslûbuna hayran kalmıştım. Bilâhare aldığım “Çile” isimli şiir kitabının üzerindeki meşhur imzâdan, arka kapakta bulunan; yaşadığı hafakanları, çektiği çileleri resmeden ve yüzündeki derin çizgilerle derin derin bakan o çarpıcı profil resminden, çehresindeki asaletten ve şiirlerindeki müthiş dizelerden çok etkilenmiştim. Ve o günden sonra da; Türkçe’yi emsâlsiz bir mahâretle kullanan, kelimeleri bir kuyumcu titizliliğiyle işleyip taçlandıran,  infilâk hâlindeki yanardağlar gibi için için yanan, rûhu fırtınalı ummanlar gibi dalgalanan, engin muhayyilesiyle has şiirin şafağına dayanan ve “her mısraı bir şiir mecmuası”[1] olan “Şâirler Sultânı”yla ve eserleriyle  “irtibatı” hiç koparmamıştım…

Çünkü O; şiirde farklı bir çıkış yaparak çağımızın buhranlarını dile getiren, Yunus’un derûnî sesinin, Fuzûlî’nin yakıcı nefesinin, Nedim’in sevgisinin, Nef’i’nin öfkesinin, Nâbî’nin hikmetli söyleyişinin, Şeyh Galip’in İlâhî aşkının, Zîyâ Paşa’nın hicvinin, Abdulhak Hâmid’in metafizik ürpertisinin, Mehmet Âkif’in dînî duyarlılığının, Yahyâ Kemâl’in tarih şuurunun terkibini yapan ve “Anamızın ağzımızdaki ak sütü”[2]  olan güzel Türkçe’mizi çok efsûnkâr bir biçimde “hâlis şiir”le buluşturan ve bu yüzden de “Sultânü’ş-Şuarâ”[3] unvânını her yönüyle hak eden dâhî bir îman şâiriydi.

O; herkesin kullandığı kelimelere hiç kimsenin tasavvur edemediği anlamlar yükleyerek çarpıcı nüanslar kazandıran, onlara yeni ufuklar açan, duyguları söylenebilme imkânlarının son haddiyle dile getiren, insan muhayyilesinin müntehâsını zorlayacak ifâdeleri terennüm eden muhteşem bir erbâb-ı kalemdi.

O; el attığı her alanda şahikalaşmış, üç hâneli rakamlarla ifâde edilen telif eserlere imza atmış, keyfiyette olduğu kadar kemiyette de Türk edebiyat ve tefekkürünün yüzünü ağartmış; şiir, tiyatro, tarih, hikaye, din-tasavvuf, roman, polemik ve tefekkür sahalarında pek çok eser vermiş bir velût yazardı.

O; kendine has tarzı, büyülü anlatımı, estetik kaygıları, sembollere yüklediği mânâların modern yansımaları, zıtlıkların âhengini ortaya koymadaki ifâde gücünün metafizik derinliği, kelime zenginliği,  fikrî ve felsefî alanlardaki düşünce bütünlüğüyle kendine has bir nesir dili inşâ eden mükemmel bir nâsirdi.

O; halefi ve selefi olmayan bir şâir, bakış açısı ufukların ötesine nâfiz bir mütefekkir, benzersiz bir üslubun sahibi olan nâsir, muazzama bir hatip; mücerredi müşahhas sembollerle ifâde eden anlatım biçimiyle nesri canlandıran,  makâlelerini çarpıcı cümlelerle şâha kaldıran ve müthiş hitabetiyle kitleleri heyecanlandıran muazzam bir kelâm erbâbıydı.

Bu yüzden o, isminin müterâdifi olan “Üstad” sıfatını kâmil mânâsıyla hak etmiş,  hiç boşluk bırakmadan, hatta taşacak bir biçimde üstad kelimesinin içini bihakkın doldurmuş ve hatta üstad sıfatı bile O’nu ifâde etmek için yetersiz kalmıştı. Çünkü üstad kelimesi, Hâşim’in ifâdesiyle, “ehliyetin son olgunluk mertebesi” olup “dâhînin bir derece aşağısıydı.” O; üstad kavramını aşan birisi, hakkıyla ifâde etmek gerekirse ‘Üstadların Dâhîsi’ydi.

O; halefi ve selefi olmayan bir şâir, bakış açısı ufukların ötesine nâfiz bir mütefekkir, benzersiz bir üslubun sahibi olan nâsir, muazzama bir hatip olduğu gibi;

  “Allah, Resul aşkıyla yandım, bittim, kül oldum,

  Öyle zayıfladım ki, sonunda herkül oldum.[4]

diyerek iman, aşk ve samîmiyeti tasavvuf neşvesiyle billurlaştıran, Lâle”ye müştak  “Gül” muhabbetiyle hayatı anlamlı kılan ve “Vasiyeti”nde belirttiği gibi; “Allah ve Resul aşkının yanık bir dîvânesi” olan bir inanç şâhikasıydı.

O; maddede vârolan ihtişâmın sırrına eren, maddenin esrârında Allah(c.c.)’ın azâmetini gören, madde-ruh problemini iç âlemindeki coşkuyla bütünleştirip, zekâsının kıvraklığı sayesinde tadına doyulamayan muhteşem bir üslûpla dile getiren,

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,

 Mârifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.[5]

diyerek poetikasını en veciz bir biçimde ortaya koyan büyük bir sanatkârdı.

O; şiirde, nesirde, tefekkürde, hitâbette zirveyi tutan; edebiyatın birçok sahasında, tiyatro, hikâye, roman, tarih, biyografi, inceleme, deneme, fıkra, makâle ve mîzah dallarında, fikrî ve felsefî alanlarda, din ve tasavvuf mevzuunda mühim eserler veren; ilgi çekici bir hayatın, müstesnâ bir sanatın ve çaplı bir şahsiyetin sâhibiydi. O, şiirdeki tartışılmaz büyüklüğünün yanında; birçok konuya derin vukûfiyeti olan bir muharrirdi. O, “şiirdeki kudreti ve bir dâvâ adamı olarak samîmiyeti naif taraflarını setreden”; inandıkları ve yazdıkları ile yaşadıkları arasında  “kendini arayan”  nev’i şahsına münhasır bir insandı.

O; kabiliyetinin, özelliklerinin, üstünlüklerinin ve dehâsının farkında olan ve bu konuda hiç de mütevâzılık göstermeyen, aksine “ben” egosu çok yüksek olan ve yalnız  kendisini beğenen gurur âbidesi mütehakkim bir şahsiyetti. O; inanılmaz medler ve cezirler yaşayan, buhranlar geçiren, fırtınalar atlatan, iç dünyasındaki hafakanları dağıtmak için fikir çilesiyle baş başa kalan nev’i şahsına münhasır bir insandı.  O; hayatı boyunca ruhundaki cezbesi hiç eksilmeyen, yüreğindeki coşkusu hiç durulmayan, hitabetindeki hükmedici üslûbu hiçbir şartta zevâl bulmayan, enerjisi hiç tükenmeyen, yazılarında ve özel hayatında da otoriter tavrından hiç taviz vermeyen güç bir adam, hükümranlığını her an hissettiren güçlü bir adam ve  “öz vatanında parya” muamelesi gören “Mâsum Anadolu”nun sesi olmuş kalem ve kelâm gücü her zaman ve zeminde zirveleri tutmuş ve zâlimler karşısında her zaman dimdik durmuş olan ve İslâm’ı yok sayan, millî değerlerimizi göz ardı eden zihniyete karşı ciddî, tutarlı ve seviyeli ilk hesaplaşmayı başlatan müstesnâ bir fikir ve aksiyon adamıydı.

O;  inancını yılmadan savunan bir insan olarak sayısız tâkibata uğramış, dokuz defa “Taş Medrese” görmüş, dört yıla yakın bir süre “Medrese-i Yusûfiye”de kalmış, inancının çilesini çekmeyi şeref bilmişti. O; hiç recûliyyet eksikliği göstermemiş, hiç ümitsizliğe düşmemiş, yenilgiyi ve alt edilmeyi aslâ kabul etmemiş;

“Mehmet’im sevinin başlar yüksekte,

 Ölsek de sevinin, eve dönsek de,

 Sanma bu tekerlek kalır tümsekte,

 Yarın elbet bizim, elbet bizimdir,

 Gün doğmuş-gün batmış ebed bizimdir[6]

diye haykırmış, zafere bütün kalbiyle inanmış ve her zaman ümitvâr olmuş yılmaz bir alperendi.

O, Anadolu insanının derûnunda -küllenmiş olsa da- bütün saflığıyla yatan İslâm’ın ihyâ edilmesi gerektiğine gönülden inanan muttaki bir Müslümandı. O; “Yiğit, düştüğü yerden kalkar”, “Yitik, kaybedildiği yerde aranır” anlayışına sahip olan bir ideâlistti.  O; “Dışı pırıl pırıl Türk, içi alev alev İslâm; içi dışına hâkim, dışı içine köle”[7] diye târif ettiği gençliğin Anadolu’da yeniden ayağa kalkması ve medeniyet tasavvuru olan bir hareketin yeniden kendi “ruh köküne” sahip çıkması gerektiğine bütün kalbiyle îman eden ve “Büyük Doğu Marşı”nda ifâde ettiği gibi; Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet”e mensubiyetle müftehir olan;  “Biz, gerçek Türk varlığının, Türk tarihinin, Türk ruhunun son ihtiyat akçesiyiz”[8] diyen, “Nutuklarımı Türkçe söylüyorum, yarın öldüğüm zaman da affımı Türkçe isteyeceğim…”[9] ifâdesiyle “Türkçe” sevdâsını dile getiren ve Türk olmaktan, Türk’üm demekten gurur duyan “hâlis bir Türk”tü.[10]

O;  “Bizim milliyetçiliğimiz; İslâm’a bağlı Türk ruhunun, buy mutlak kadro içinde Türk duygu ve düşünce  hususiyetlerinin milliyetçiliği!.. Ve işte cihan ölçüsünde milliyetçilik”[11] demiş; ve  bu konuda şunları da ifâde etmiştir: “Allah ve Resûlünü en çok sevdiği, yahut en çok seveceği, yahut da en çok sevmeye memur edeceği için Türk’ü sevmek, onun şahsî ve kavmî ruh hazinesini bu aşk zemininin üzerine serpiştirmek ve bütün zaman ve mekân boyunca bu ruhu geliştirmek, kalıplaştırmak, billûrlaştırmak ve maddeye nakşetmekten ibaret olan üstün milliyetçilik, ruhî muhteva dışı ırk ve kavim sebebine değil, ruhî muhteva içi ırk ve kavim neticesine bağlı o mefkûredir ki, usul ve sistemini de her millete veren, böylece darlık ve hasislik çemberini kıran, dünya çapında bir yenilik belirten ve hudut içinde hudutsuzluğa ulaşan büyük oluşun en gerçek yapıcısıdır.”[12]

O; millî şuurun ve milliyetin ne demek olduğunu; “Soyumuzla, sopumuzla, derimizle, derimizle, ruhumuzla, imanımızla mensubu olduğumuz aziz Türk milletinin hak ve haysiyet dâvacısıyız.” “Türk’de bozulan ancak Türk’de düzelebilir. Türk’de düzelince de her yerde düzelir ve her yeri düzeltir.” “Biz, gerçek Türk varlığının, Türk tarihinin, Türk ruhunun son ihtiyat akçesiyiz.[13]  diyerek çok veciz bir biçimde dile getirmiş olan Maraşlı bir Oğuz Türkü’ydü.

O;Biz, evvelâ ve ana gaye olarak ciğerlerine kadar Müslüman, sonra dibine kadar Türk ve sonra sapına kadar erkek insanlarız.”[14] diye târif edip,  “Türklüğüyle iftihar eden”[15], “Ölümsüz kahraman Türk”ü[16]  “Allah’ın seçtiği kurtulmuş millet”  diye vasfeden ve;

“Yürü altın nesli, o tunç Oğuz’un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yoklu izinden git, KILAVUZ’un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!”
[17]

dizeleriyle devam eden “Büyük Doğu Marşı”nda Üstad; milliyetçilik ve Türklük mefhumunun ne demek olduğunu bütün cihâna şiir diliyle îlan etmiştir.

O; “gerçek Türk’ün ruh köküne bağlı yeni bir gençlik[18]  yetişmesi için çıra gibi yanmış,  beyinlere ve gönüllere ışık tutmuş, gençliğe istikâmet vermeyi başarmış, millî kalarak evrenseli yakalamış fırtına gibi bir adam” ve “mağlubiyeti aslâ kabul etmeyen”[19] bir fikir ve aksiyon kasırgasıydı.

O;   26 Mayıs 1904 tarihinde doğmuş, 79 yıllık bir ömre nasıl sığdırıldığı akıllara durgunluk veren “kitaplık çapındaki”[20] çok önemli eserlere imzâ atmış, yaşadığı döneme damgasını vurduğu gibi, ölümünden sonra da şiirleri, kitapları, fikirleri ve hâtıraları “çağların ufkunda çınlayarak”[21] hayatiyetini devam ettirmiş, “Esselâm! Esselâm! Esselâm! Beriden ötelere…”[22] diyerek yeni nesillere “Yeni selâmlar bestelemiş”; bir gül mevsiminde, bir Berat Kandili arefesinde ve bir Cuma gecesi;

“Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle;

Sermâyem tek kelime, Allah azze ve celle.”[23]  

“noktalama”sında ifâde ettiği bir hâlet ve “Her kapıda ağlayıp, o kapıda gülümse”mek[24] aşkıyla;

“Geliyorum!

Tülbent içinde çenem;

Eski kütükte senem;

Geliyorum!”[25]

demiş ve 25 Mayıs 1983 günü Rahmet-i Rahmân’a kavuşmak için Âlem-i Cemâl’e şehbâl açmış olan NECİP FÂZIL KISAKÜREK’ti.  Bir başka ifâdeyle söylersek, Üstad Necip Fâzıl; doğumundan bir gün önce ölmemiş, ölümünden bir gün sonra doğmuştur…

İnsanoğlunun şu fânî dünyadaki sevinci de, çilesi de elbette gelip geçer, elbette bir gün biter; ama Üstad’ın altın işlemeli “Çile”si asırlar boyu yaşayacak, yeni nesillerin gönül sevincine, fikren istikâmet bulmasına ve “ruh kökünü” yeniden idrâk etmesine vesile olacaktır.  Bu sebeple “Meçhûller caddesinin bu kimsesiz seyyâhı”na kimsesiz olmadığını gösterelim.  “Vasiyet”inin son cümlesinde: “Beni de Allah ve Resûl aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divânesi olarak arada bir hatırlayınız![26] diyen Üstad Necip Fâzıl’a vefâ borcumuzu ödeyelim ve O’na “Vasiyet”i mucibince hediyeler gönderelim. Ve Üstad’ın “Dövün” şiirindeki;

“Ben ölünce etsin dostlarım bayram,

     Üst üste tam kırk gün, kırk gece düğün

     Açı doyurmaksa kabirde meram

     Yemeğim Fâtihâ, günde beş öğün[27]

mısralarından ilhâm alarak, onu hiç olmazsa “arada bir” yâd edelim, talebini yerine getirelim ve “Fâtihâ”sız bırakmayalım…

Cenâb-ı Allah, Necip Fâzıl Kısakürek’e kandım diyene kadar rahmet ve mağfiret eylesin… Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in şefkat ve şefâati Üstad’ın üzerinden hiç eksilmesin;  kabri nûr, rûhu şâd, mekânı Cennet, makâmı âlî olsun…  Âmîn!…

Ve sözün bittiği yerde İlâhî Kelâm başlar: El-Fâtihâ…

–                

Dr. Mehmet GÜNEŞ

**

[1] Peyâmi Safâ

[2] Yahyâ Kemâl Betatlı

[3] Türk Edebiyatı Vakfı tarafından Necip Fâzıl Kısakürek’e “Sultânü’ş-Şuara” (Şâirler Sultanı)  unvanı verilmiş ve konuyla ilgili şahâdetnâme  Üstad’ın doğumunun 75. Yılı münâsebetiyle 25  Mayıs 1980 tarihinde kendisine takdim edilmiştir.

[4] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Aşk, 376

[5] Necip Fâzıl Kısakürek, a.g.e., Sanat, 39

[6] Necip Fâzıl Kısakürek, a.g.e., Zindandan Mehmed’e Mektup, 420

[7] Necip Fâzıl Kısakürek, 1977 yılında yayınladığı “Beyannâme”

[8] 22 Mart 1946 tarih ve 21 sayılı Büyük Doğu Dergisi, “Cevap Hazırlayınız”  yazısı

[9] Türk Edebiyatı Dergisi, Necip Fâzıl ve Meselelerimiz, sayı 117 (Temmuz 1983), sayfa 75-80

[10] Necip Fâzıl Kısakürek, Hâlimiz

[11] Necip Fâzıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 357

[12] Necip Fâzıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, 213

[13] 22 Mart 1946 tarih ve 21 sayılı Büyük Doğu Dergisi, “Cevap Hazırlayınız”  yazısı

[14] Necip Fâzıl Kısakürek, Memleket Gazetesi’nde Hakkımızdaki Yazıyı Yazan Kaleme Alana, Büyük Doğu, Kasım 1947

[15] Türk Edebiyatı Dergisi, Necip Fâzıl’la Evinde Yapılan Sohbet, sayı 117  (Temmuz 1983), sayfa 25

[16] Necip Fâzıl Kısakürek, Kanlı Sarık, 27

[17] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile,  Büyük Doğu Marşı, 396

[18] Necip Fâzıl Kısakürek, Esselâm, Vasiyet, 138-141

[19] Osman Yüksel Serdengeçti, Dâvâ Arkadaşım, Türk Edebiyatı Dergisi, sayı 117 (Temmuz 1983), sayfa 5

[20] Necip Fâzıl Kısakürek, O ve Ben, 134

[21] Sezâi Karakoç, Göklerin Çektiği Kartal, Türk Edebiyatı DergisiTemmuz 1983, Sayfa: 47

[22] Bahattin Karakoç, Yeni Sevdâlara, Türk  Edebiyatı Dergisi, sayı 117 (Temmuz 1983), sayfa 37

[23] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Tek Kelime, 47

[24] Necip Fâzıl Kısakürek, a.g.e.,, Kapı, 149

[25] Necip Fâzıl Kısakürek, a.g.e., Geliyorum, 133

[26] Necip Fâzıl Kısakürek, Esselâm, 138-141, Vasiyeti’nin 11. maddesi

[27] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Dövün, 117

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com