AFŞİN HABER MERKEZİ








KÂİNÂTIN SOLMAYAN GÜLÜ

KÂİNÂTIN SOLMAYAN GÜLÜ

DR. MEHMET GÜNEŞ
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
799 views
19 Mart 2021 - 6:27

Varlık Sebebimiz, İki Cihan Serverimiz, Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz; “Âlemlere Rahmet”[1] olan Resûller Resûlü, “Gül” mushaflı sevdâmızın sembolü ve Kâinâtın Solmayan Gülü’dür.

O “Gül”; Âdemoğlunun, hidâyet iklimine yeniden kavuşması için Son İlâhî Hitâbı bütün insanlığa tebliğ eden on sekiz bin âlemin rahmet baharıdır.

O “Gül”; insanlığını kaybeden beşeriyeti, zâyi ettiği vasıflara yeni baştan kavuşturan ve en kâmil mânâsıyla ilticâsını müjdeleyen kâinâtın medâr-ı iftihârıdır.

O “Gül”; belli bir kavme, muayyen bir zamâna ve mahdut bir bölgeye mahsus olarak vazîfelendirilmemiş; tüm insanlığa, kıyâmete kadar gelecek bütün zamanlara ve dünya coğrafyasının tamamına gönderilmiş âlemşümul bir çağrının sâhibi olan Resûller Hünkârı’dır.

O “Gül”; semâvî aşkla tezyîn edilmiş “Lâle”ye müştâk bir sevdânın; ismi gül, cismi gül, gönlü gül, ömrü gül, özü gül, sözü gül, ahvâli gül, cemâli gül, teni gül, teri gül kokan müfessîri, mübellîsî, mürebbîsi ve  “Gül Devri”nin  mîmârıdır.

O “Gül”; Cenâb-ı Hakk’ın nûrunun ilk tecellîgâhı, nübüvvetin âyetle müseccel son karargâhı, insanlığın ebedî kurtuluş râhı, Muhabbettullah ikliminin gül yüzlü sabahı ve âşıkların seher vakti “Hû Hû”lara karışan âhıdır. Esrâr-ı Ulûhiyet, O “Gül”ün tercümesiyle vuzûha kavuşmuş, İlâhî sıfatlar en mükemmel biçim ve en kâmil mâhiyetiyle O’nun şahsında buluşmuş, beşeriyet müjdeli şafaklara O’nunla uyanmış, O’nun eliyle insanlık ufku son kez ve en muhteşem şekliyle Sıbgatullah[2] ile boyanmıştır.

 O “Gül”; ahlâkta, edepte, şemâilde, kişilik ve karakterde eşsizdir. O “Gül”; tezekkürde, tefekkürde, tevekkülde ve esbâba tevessülde benzersizdir. O “Gül”; dini tebliğde, tedriste, tâlimde ve temsilde emsâlsizdir.

O “Gül”; hep muhabbetle, hep hüsn-i zanla, hep müjdeyle, hep umutla, hep şefkatle musâfaha edendir. O “Gül”; takvânın, hayânın, vefânın, fazîletin, zarâfetin, merhametin, samîmiyetin, metânetin, sadâkatin (…) en mufassal ve en mütekâmil ismidir.

O “Gül”; ibâdette, şükürde, sabırda, tevbede, duâda velhâsıl kulluğun bütün mertebelerinde en üst seviyededir. O “Gül”; yeryüzündeki bütün güzelliklerin numune-i imtisâli ve bilcümle güzellikleriyle her türlü târif, tavsîf ve tasvîri aşan sayısız özelliklerin en muhteşem misâlidir.

O “Gül”; Allah(c.c.)’ın insanlığa en büyük nîmeti, en muazzam himmeti ve en gümrah rahmeti olup, şâir dilinde “Bir güzel ki, en güzeli güzelin”[3] diye vasfedilen “Güzeller Güzeli”dir. O “Gül”; adına Hakk’ın yemin ettiği, ‘le-amrük’[4]*le  müeyyed”[5] erişilmez bir imtiyaz ve mazhariyetin sâhibidir…

O “Gül”; en güzel Müslüman, en kâmil insan, en âbid kul, en cömert mü’min, en mütevâzı beşer, en emin şahsiyet, en nâzik dost, en vefâlı yâr, en sevgili eş, en iyi arkadaş, en lâtif âile reisi, en hayırlı baba, en müşfik dede, en cesur komutan, en mâhir diplomat, en âdil devlet adamı, en doğru rehber, en mükemmel lider, en kutsî önder ve en yüce peygamberdir.

O “Gül”; îmanı, ihlâsı, ilmi, hilmi, sabrı, ferâseti, cesâreti, doğruluğu, tevâzuu, izzeti, sözü sohbeti, oturup kalkması, velhâsıl her türlü tavır ve davranışını ihâta eden “en yüce ahlâkı”yla[6]; içtimâî, iktisâdî, idârî ve askerî yönetimiyle; ferdî ve nebevî ufuk itibâriyle bütün ‘en’lerin ‘en üstünü’dür.

     * * *

O “Gül”le beşeriyet; İslâm tâcını giyerek insanlığın ulvî mertebesine yeniden yükselmişti. O “Gül” bizlere; Allah(c.c.)’ın varlığını, birliğini, kudret ve azâmetini, gerçek anlamıyla öğretmişti. O “Gül” bizleri; hilkatin esrârından, kulluğun îtibârından, Müslüman olma vakarından, dünya pazarındaki âhiret kârından ve ebedî kurtuluş muştusundan haberdâr etmişti. O “Gül”ün  duâsıyla, gökteki bulutlardan rahmet yüklü yağmurlar yeryüzüne düşmüştü. Kışta kalan bütün tohumlar “Gül” aşkıyla boy vermiş ve O’nun rahmet ikliminde yeşermişti…

O “Gül”; bütün insanlığın dünyasını da, ukbâsını da cennet-âsâ baharlara tebdîl etmek; “Gül” Cemresi düşmüş gönüllerde açılan gül goncalarıyla her mevsimi “Gül Devri”ne erdirmek; “Baharın salâvâtı güller”e, “Gül” kokusu vermek için kâinâta aşkla geldi ve gönülleri aşka getirdi. Ve her şey, yokluğun bağrında İlk Varlık Nûru olarak yaratılan “Şâh-ı Levlâk”le aşkı tanıdı… Çünkü kâinâtın yaratılış sebebi aşktı ve Sevgi Peygamberi olan Habîbullah (s.a.v.) da bu aşkın en parlak nûruydu… “Hilâl”le ışıklanmamış simsiyah geceler giydirilmiş yüreklere O “Gül”ün sevdâsı düşünce; kalpler, “kalp” olmaktan kurtulmuş, bir gül bahçesine çevrilerek gönül hâline gelmişti…

O “Gül”; rahmete hasret kalmış çölleri, “hayır söylemeyen ya da susmayan”[7] dilleri, helâle yönelmeyen elleri, merhamet duygusunu yitirmiş kulları, günah deryâsına giden yolları öyle bir yola getirdi ki; çöller gülistan, diller Hakk’ı terennüm eden destan, eller sevâba hâdim bağban, kullar sevgiye mihman, yollar hayır ve berekete değişmez mekân oldu…

O “Gül”ün kokusunu teneffüs edenler îmanla şereflendi. Hem ifrat, hem de tefrit O “Gül”le hizâya gelip îtidâlle buluştu. Benlik dâvâsını güdenler, dünya hırsını büyütenler, zulmün ve ahlâksızlığın girdabında gezenler, huzur sâhiline O “Gül”le kavuştu. Câhiliyye karanlığı “Gül” yüzlü bir şafakla kucaklaştı… Ve dünya, çok kısa zamanda bu medenî topluma kucak açtı… Çünkü O “Gül”le; varlığa izzet, insanlığa iffet, İslâm’a devlet, asra saâdet, dünyaya bereket ve âlemlere rahmet geldi…

O “Gül”ün teşrifiyle; diri diri toprağa gömülen mâsûm kız çocuklarının, her türlü kötü muâmeleye tâbî tutulan mağdur kölelerin, şefkat gösterilmeyen mazlûm öksüzlerin, başları okşanmayan mahzûn yetimlerin, merhamet edilmeyen kimsesizlerin, gönlü kırık gariplerin, boynu bükük fakirlerin, bağrı yanık anaların, çöl yürekli babaların yüzü gülmüştü. O “Gül”; kin dolu yürekleri; hidâyet ve kardeşlik ikliminde sevgi, şefkat, letâfet ve nezâket gülzârına çevirmiş ve bütün olumsuzlukları güzelliklere tebdîl etmişti…

O “Gül”; yaşatmayı yaşamaya, sevindirmeyi sevinmeye, yedirmeyi yemeye, giydirmeyi giymeye, ukbâyı dünyaya tercih etmişti. O; elinde bulunan malı, parayı ve ganîmetleri yanında hiç misâfir etmemiş, ihtiyaç sâhiplerine hemen dağıtmış, sâde, duru ve mütevâzı bir hayat yaşamıştı.

O “Gül”; “Dünya, âhiretin tarlasıdır.”[8] buyurarak bizler için hakîkî kurtuluş reçetesini bildirmiş, dünyayı defterden silmeden ukbâ menzilli bir hayat yaşanması gerektiğini vurgulamış, dünya-âhiret dengesini en mükemmel bir biçimde ortaya koymuş, âhiret mihverli ama dünya boyutlu bir hayat nizâmı târif etmişti. O “Gül”; Mahşer Günü Rabbimiz’e sunabileceğimiz en güzel şeyin, “şirksiz bir yürek”[9] ve “sâlih bir amel”[10] olduğunu bütün mü’minlere öğretmişti.

Yaratılanların En Hayırlısı, İnsanlığın Mi’rac Rehberi, Rabbimiz’in Habîbi olan, Allah(c.c.)’ın Kur’ân’da -diğer peygamberler gibi yalın ismiyle nidâ etmeyip- Ey Resûl[11], Resûlüm[12], Ey Nebî[13], Habîbim[14], Ey Müddessir[15], Ey Müzzemmil[16]diye tâzimkâr ifâdelerle hitâp ettiği O “Gül”; Muhabbetullah ufkunda, ufuk ötesi menzillere ulaşan Muhammedî bir sevdânın remziydi. Rahmet ve Sevgi Peygamberi olan O “Gül”; “Yaratılanı Yaradan’dan ötürü” sevmeyi bizlere mîras bıraktı. Bu mevzûda; “İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçek mânâda îman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi sevdirecek yolu öğreteyim mi? O hâlde aranızda selâmı yaygınlaştırınız.”[17] buyurarak îmanı ve selâmı içtimâî barışın temel taşı yaptı.

Muhabbet-i Resûlullah’tan Muhabbetullah’a giden aşkı; “Senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi”[18] mısraıyla dile getiren şâir, sevdâ bahçesindeki aşk ateşinin “Gül” muhabbeti olduğunu söylemiş ve duygularını da;

“Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim           

Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim…[19]

dizeleriyle ifâde etmişti. “Ham budem, pohte sudem, suhdem” (Hamdım, piştim, yandım)[20] diyenler de bu aşktan hissedâr olmuş ve O “Gül”le bakırlar altın, kömürler elmas hâline gelmişti. O “Gül”; en paslı gönüllerin açılmaz zannedilen kilitlerini bile, Muhammedî bir fetânetle açmıştı. O “Gül”; zulmü ve vahşeti gül yaprağıyla bertaraf etmiş, bir bakışıyla buzdan dağları eritmiş, tavır ve davranışıyla yürekleri fethetmişti. O’nun karşısında “Vahşi”ler yahşi olmuş ve O’nu öldürmeye gelenler O’nda dirilmişti. O “Gül”; yoldan çıkanları yola getirmiş, Muhammed İkbâl’in ifâdesiyle “Yol kesenleri yol göstericiye dönüştürmüştü.”

O “Gül”; müteâl bir inançla Allah(c.c.)’a bağlanmış, O’na hakkıyla teslim olmuş, her zaman mükemmel bir sorumluluk duygusu içinde hareket etmiş; ne inancından, ne de dâvâsından zinhâr tâviz vermemişti. O “Gül”; en olumsuz şartlarda bile aslâ sarsılmamış, ye’se düşmemiş, telâşa kapılmamış, hiç tereddüt yaşamamış, metânetli tavrını hiç değiştirmemiş, dimdik ayakta durmuş,  kat’iyen eğilmemiş, şartlara teslim olmamış, şartları teslim almış bir îman ve aksiyon âbidesiydi. O, civanmertliğin yanında tedbir ve temkini de elden hiç bırakmamıştı. O “Gül”ün cesâretini anlatan Hz. Ali (r.a.); “Biz, savaş kızıştığında, gözler öfkeden kıpkırmızı kesildiğinde O’nun arkasına sığınırdık.”[21]  derken, aynı mevzûda Berâ b. Âzib (r.a.) ise; “Savaşta en cesur olanımız bile, Hz. Muhammed(s.a.v.)’le aynı hizâda duramazdı.”[22] tâbirini kullanmıştı. Huneyn Savaşı’nda panik baş gösterip, ordunun ricât etmeye başladığı harbin en sıcak dakikalarında, dalga dalga Müslümanların üzerine gelen düşmana karşı korkusuzca savaşan ve müşriklerden -bütün askerlerin aksine- geri çekilmeyen tek kişi Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâmdı. Çünkü O “Gül”; müthiş bir irâde, akıllara durgunluk veren bir azim, hudutsuz bir şehâmet, eşi ve benzeri olmayan bir cesâret şâhikasıydı…

O “Gül”; küfrü yüreğinden hançerleyen bir bedir ve gönüllerde aşkın bir îman çerağı uyandıran Hakîkat Güneşi’ydi. O “Gül”; câhiliyye karanlığındaki “dipdiri meyyitler” ve her devirde O’ndan uzaklaştıkça insanlığını yitiren canlı cenâzeler için “Bâ’sü bâ’de’l-mevt”[23] nefhasıydı…

O “Gül”; virâne gönüllerde nûrânî güzellikler vâr eyledi, aşkın aslî istikametini âşikâr eyledi ve ümmet-i Muhammedi, Muhabetullah ile bahtiyâr eyledi…

O “Gül”; sâyesi yere düşmeyendi… Bizler, O “Gül” sâyesinde küfrün katran siyahı mahzeninde kalarak esfel-e sâfilîne düşmekten ve sonsuza dek helâk olmaktan kurtulduk. Bizler; O’nun; rûhumuza içirdiği semâvî iksir, aklımıza sunduğu Muhammedî mesaj ve gönlümüze bahşettiği ebedî saâdet muştusuyla şerefyâb olduk…

 Ve O “Gül”; sevdâ çöllerinden Mevla’ya giden “İz”in sâhibi, Hak yolunun yanılmayan ve yanıltmayan En Son Kılavuzuydu. Bu sebeple, kul aşkıyla çöle inen Mecnunlar, “Leyla” dese de; “Gül” aşkıyla Hakk’a yönelen kalpler hep “Mevlâ”  dedi/ diyordu /diyecekti…

Hatm-i kelâm olarak O “Gül”den şefâat  niyâzımızı, “Gül” kokulu umutlara yaslanmış bir yüreğin sâhibi olan Süleyman Çelebi Hazretleri’nin diliyle yapıp;

“Yâ Habîballah bize imdâd kıl,

Son nefeste dîdarın ile şâd kıl.

Ger dilersiz bulasız od-dan necât,

Aşk ile sevk ile idün es-salât…

diyelim ve hep birlikte Kâinâtın Solmayan Gülü’ne salât ü selâm edelim…

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Resûlallah!
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Habîballah!
Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Nebîyallah!

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Safîyallah!

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Rahmetelli’l-âlemîn!

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Hâteme’n-Nebiyyîne ve’l-mürselîn!

Es-salâtü ve’s-selâmü aleyke yâ Seyyide’l-Evvelîne ve’l-âhirîn!

Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn!.. Âmîn!..

*

                                                                             Dr. Mehmet GÜNEŞ

 *

[1] Enbiyâ, 21/107

[2] Bakara, 2/138

[3] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Dâvetiye, 414

[4] Hicr, 15/72; *“Hayatın hakkı için” mânâsında olup, Cenâb-ı Allah Hicr Sûresi’nin 15. Âyeti’nde Peygamber Efendimiz(s.a.v)’in “Senin ömrüne yemin olsun” diye buyurarak Habîbi’ne olan muhabbetini izhâr etmiştir.

[5] Şeyh Gâlib, Müseddes-i Na’t-ı Şerîf-i Nebevî, Ali Budak & Ali Belbağı,  Kâinâtın Efendisi’ne Na’t Antolojisi, 97

[6] Kalem, 68/4

[7] Tirmîzî, Kıyâmet 51

[8] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 412

[9] Nisâ, 4/116; Zümer, 39/67

[10] Lokmân, 31/8; Hûd, 11/11

[11] Mâide, 5/41, 67

[12] Meryem, 19/51, 54; Mâide, 5/111

[13] Enfâl, 8/70; Ahzâb, 33/45

[14] Muhammed,  47/19; Nâzi’ât, 79/15

[15] Müddessir, 74/ 1

[16] Müzzemmil, 73/1

[17] Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr  66

[18] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Aşk, 51

[19] Necip Fâzıl Kısakürek, a.g.e., Ölçü, 79

[20] Mevlânâ, Dîvân-ı Kebîr-Seçmeler, Şefik Can, I,  69

[21] M.Yusuf Kandehlevi, Hayâtü’s-Sahâbe, III, 231; Hanbel, Müsned, II, 86

[22] Müslim, Cihad 79; M.Yusuf Kandehlevi, a.g.e., III, 232; İbn-i İshak-İbn-i Hişâm, Sîretü’n-Nebeviyye, III, 298

[23] En’âm, 6/28, 60; Hac, 22/5-7

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com