AFŞİN HABER MERKEZİ








“ÜLKÜ DENEN NAZLI GELİN”E SEVDÂLI BİR GÜZEL İNSAN:  HÜSEYİN ARAS -2-

“ÜLKÜ DENEN NAZLI GELİN”E SEVDÂLI BİR GÜZEL İNSAN:  HÜSEYİN ARAS -2-

DR. MEHMET GÜNEŞ
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
1.591 views
17 Mart 2021 - 6:47

Hüseyin Aras; şehit kanlarıyla sulanmış bu mübârek vatan topraklarının kıymetini çok iyi bilen; emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın ve astığı bayrağın hakkını ödemek için akıl, alın ve gönül teri döken bir serdengeçtiydi. Şâir;

“Ben Antepliyim Şahin’im ağam,

Mavzer omuzlarıma yük;

Ben yumruklarımla dövüşeceğim,

Yumruklarım memleket kadar büyük…”[1]  

diyerek, “Antepli Şahin Bey” için yazdığı dizelerde, aynı zamanda sanki Hüseyin Aras’ı da tasvîr ediyordu. Çünkü Hüseyin Aras, ismiyle müsemmâ olan, isminin hakkını bi-hakkın veren ve Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in o mübârek şahsiyetinden erdemler tevârüs eden bir güzel insan ve muttakî bir îman burcuydu.

Hüseyin Aras; Nâmık Kemâl’in;

“Bâis-i şekvâ bize, hüzn-i umûmîdir Kemâl,             

Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına”

 

dediği dâvâ adamlarındandı… O şahsî ikbâl hesabı yapanlardan değil, milletin dertleriyle dertlenenlerdendi. O, gerçekten de; çok vefâkâr, fedâkâr ve cefâkâr bir gönül dostuydu.

                                                        * * *

Hüseyin Aras’ın vefât haberiyle birlikte; 1973 yılında Bornova’daki Yüksek Öğretmen Okulu’ndaki ilk tanışmamızdan, 2013 yılına kadar fâsılalı görüşmelerle devam eden 40 yıllık kadim dostluğumuz bir bir yâdıma düşüyordu… Önce hayâlhânemden öğrencilik yıllarındaki hâtıralarımız resm-i geçit yapıyordu…  FKB’deki ortak derslerimizden Fen Fakültesi’ndeki boykotlara, Bornova’daki eski yapı Büyük Ülkü Derneği’nden,  Çankaya’daki kurşûni renkli 3 katlı teşkilata, Ocak’lardaki toplantılardan Bornova’daki, Hatay’daki ev sohbetlerine, Yüksek Öğretmen’den Buca Eğitim’e, Kampüs’ten Hastaneye, İnciraltı’ndan Buca Mîmarlık’a, İktisat’tan Tıp’a, Yurtlardan Tariş’e, boykotlardan mitinglere, seminerlerden konferanslara, karakollardan DGM’lere, cezaevlerinden şehit cenazelerine, “Esir Türkler Haftası’ndaki Açlık Grevi”nden “İstikbal Yürüyüşü”ne kadar pek çok hâtıra siyah-beyaz kareler hâlinde gözlerimin önünden bir film şeridi gibi gelip geçiyordu…

İzmir’deki o yıllar; 12 Eylül öncesinin toz-duman ortamında; vatana can, bayrağa kan verenlerin; “…bir ekmeği bölüşen, bir battaniyeyi, bir endişeyi, bir ümidi, bir ülküyü paylaşan, ölümle hayat arasındaki ince çizgide hayatla ve ölümle cilveleşen…”[2] yiğitlerin okullarla alınmadığı yıllardı…  O yıllardan geriye; “İstikbâl Yürüyüşü”nde hâtırâlar, çekilen sıkıntılar, evde bir kazan çorbayla, lokantada “az kuru fasulye, üç parça ekmek”le yenilen yemekler, yokluklar ve yoksulluklar, yaşanan ve yaşatılan ülküdaşlıklar, candan arkadaşlıklar, rûhumuza derin izler bırakan gönüldaşlıklar ve yâd ettikçe bâzen hüzün, bâzen heyecan duyduğumuz talebelik günleri kalmıştı… Daha sonra bir grup arkadaşımız KTÜ’ye ve diğer üniversitelere nakil yaptırmak mecbûriyetinde bırakılmıştı… Şurası muhakkaktır ki, o yıllarda İzmir’de ülkücü olmak; çok çetin bir mücâdeleye, binbir türlü zorluğa ve ölüme tâlip olmak demekti… Bu sebeple İzmir Ülkücüleri çatal yürekli yiğitlerdi ve onlar; nerede olurlarsa olsunlar, her zaman ve her zeminde bu hareketin hep en ön saflarında yer almışlardı…

Bu zor yılların ardından ülkemiz tam bir anarşi girdâbına sürüklenmişti… “Birileri”; ihtilâlin olgunlaşmasını beklemişti. Bu bekleyiş binlerce insanın hayâtına mâlolmuştu…  Ve bu kanlı günlerin ardından; “Din, vatan ve bayrak” aşkı için canını ortaya koyan, Tûran sevdâsıyla için için yanan, “Öz yurdunda garip, öz vatanında parya”[3] olan ve yetmişli yılların fırtınalı ortamını soluklarken baharlarına kan damlayan “kayıp bir neslin” yüreğini “12”den vuran bir “Kara Eylül” gelmişti. Yaşanan “kenan tûfânı”nın ardından; işkencehânelerde her türlü zulme mâruz kalan, gençliklerini yaşamadan yaşlanan, çektikleri acıları en yakınlarından bile saklayan, sessiz çığlıklarını yüreklerine saplayan ve âşinâ oldukları “melâl”in asâletini yaşayan ülkücüler “öpmek istedikleri el” (?!) tarafından darp edilmişti. 

Korkunun dağları sardığı bu tûfânın en şedit günlerinde bile ülkülerini yüksek sesle dile getirerek “Ülkücünün Çilesi”ni[4] dert edinenler; “urganlı şafaklardan nurlu basamaklara”[5] yol bulan “Yusuf Yüzlü Dokuz Yiğit”in îdâm sehpalarına gittiği kara günlerde her çeşit zulmün, haksızlığın, mağdûriyetin, mahzûniyetin ve mazlûmiyetin en koyu ıstırâbını bizâtihî yaşamışlardı… “Bu Ülke” uğruna çile çekenler, en güzel yıllarını hapishânelerde geçirmiş, cezâevi dışındaki âileler de madden ve mânen perîşân edilmişti…  Zaten onlar; 70’li yıllarda mağdur, 12 Eylül’de mahkûm, 80 sonrasında da mazlum ve mahzun olmuş ideâlist insanlardı…

Her türlü toplum mühendisliğinin sergilendiği siyah-beyaz bir cinâyet filmi olan 12 Eylül 1980’den bugüne kadar devam eden değişik zamanlarda ve zeminlerde Hüseyin Aras’la birçok vesîleyle buluşmuş, görüşmüş ve istişâre etmiştik… “Eylül” darbesinin altında kalmış ideâlist insanlar olarak “statüko”yu yeni baştan ve bir kere daha sorgulamaya çalışmıştık…  “Seksen sonrası”ndan günümüze “Türk-İslâm Ülküsü” için yapılanlar, farklılaşan bakış açıları, yapılan ittifaklar, “Millî Mutâbakat”lar, “Yatağına Kırgın Irmaklar”[6], yaşıyla değil, ama yaşadıklarıyla büyük olan insanlar, “zaman tüneline dalmış hayâller”[7], uğrunda can fedâ edilen ideâller için zihin ve gönül teri dökmüştük… Bedeli çok ağır olarak ödenmiş bir hareketin tarihine sayfa sayfa kayıtlar düşmüş, Nîzâm-ı Âlem Dergisi’nde yan yana yazılar yazmış, eskimeyen dostların cenâzelerinde, düğünlerinde buluşmuş, konferanslarda ve kongrelerde birçok defâ bir araya gelmiştik…   

 

26 Mayıs 2012 yılında Ecz. Abdullah Taş ve İlhan Köymen kardeşlerimizin fedâkâr çalışmaları ve canhıraş gayretleriyle organize ettiği “İzmir Ülkücülerinin Bornova Öğretmenevi’nde 40 Yıl sonra gerçekleşen buluşması”nda Hüseyin Aras’la gün boyu hasret gidermiş, eski günleri yâd etmiş ve yıllardır görmediğimiz gönüldaşlarımızla kucaklaşmıştık.  Rahmetli Hüseyin Aras, bu buluşmada duygu dolu bir de konuşma yapmıştı. Nereden bilebilirdik ki bu görüşme bu dünyadaki son buluşmamız olacaktı.

Ve 2012 yılının Kurban Bayramı’ndan sonra Hüseyin Kardeşimiz de o amansız hastalık teşhis edilmişti. Gazi Tıp’ta tedâvî gördüğü sırada ziyâret için Ankara’ya gitmiş, fakat o gün Islâhiye’ye döndüğü için ancak telefonla görüşmek kısmet olmuştu. Ardından Antep’te devam eden tedâvî sürecinde, muhterem eşleri ve oğullarından telefonla haber almış, yurt dışından getirtilen ilaçlarla tedâviye devam edildiğini ve durumunda düzelmeler olduğunu öğrenmiştim. Ve 16 Mart 2013 günü sabah saat 05.30’da Hüseyin Aras kardeşimizin Hakk’a vuslat için Ebediyet Yurdu’na azm-i sefer ettiği haberi gelmişti.

16 Mart 2013 günü şâirin;

“Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız…” [8]

diye terennüm ettiği hicrânın ıstırabını yüreklerimizde daha bir derinden duyarken; “Gitti gelmez bahar yeli / Şarkılar yarıda kaldı…”[9] dizeleri de göz pınarlarımızı hüzün yağmurlarıyla buluşturmuştu…

 

Hüseyin Aras’ın 16 Mart 2013 günü 60 yaşında Hakk’a yürümesi, yüreği yanık gönüldaşlarına, ikindi güneşi gibi ömrü kısa, fakat gölgesi uzun olan Yavuz Sultan Selim Han için Kemâlpaşazâde’nin söylediği; “Zılli memdûd olur, zamâni kasîr.”[10]* mısrâını hatırlatmıştı…

Ve bu güzel insanın ölümü bizlere;

“Gitti ey dil, kimi sevdik ise cânân diyerek,

Etmedik gerçi şikâyet yüce fermân diyerek…”[11]

beyitini hüzn-i tahatturla yâd ettirirken, bir mü’min olarak İlâhî takdîre boyun eğip, “El-hükmü lillâh…” diyoruz…  “Allah’tan geldik, dönüş yine O’nadır.”[12] Âyet-i Kerîmesi’ni ve  hâdis olduğu da rivâyet edilen;  “Ölüm, mü’minin canını Rabb’ine hediye etmesidir.”  kelâm-ı kibârını düşünüyor ve;

“Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?..”[13]

 

diyen Necip Fâzıl’ın dizelerini de gönül yaralarımıza merhem eyliyoruz…

                                                       * * *

Ölüm, duymak istemesek de duymak mecbûriyetinde olduğumuz bir nidâdır… Ölüm, “vakitsiz geldi” desek de; boyun eğmek mecbûriyetinde kaldığımız bir vedâdır… Ölüm; herkesin ödemek mükellefiyetinde olduğu bir borcu edâdır… Ölüm; “Ta haşre kadar sürecek / Bir şeb-i yeldâdır…”[14]  Ölüm, aslında bir “elvedâ” değil, yeni bir hayata “merhabâ”dır…

Ölüm, kimileri için “şeb-i arus”, kimileri için “nev-ruz”, kimileri için fîrâk, kimileri için son duraktır… Kimileri içinse, “âsûde bahar ülkesi”nin giriş kapısında koklanan bir katmer güldür…  Ölüm, mü’minler için aslâ son nokta değil, ancak bir noktalı virgüldür…

Ölümü çok düşünen, ‘bu hayatın rövanşına’ göre hayâtını düzenleyen insanlar için ölüm; bir kutlu tebessümdür… Ölümü tebessümle karşılamak, hayatı dosdoğru yaşamak, “Gökkubbede bir hoş sadâ”[15] bırakmak her kişinin harcı değil, “Er kişinin” harcıdır… “Er kişi” eksikliğinin çekildiği bir dönemde Hüseyin Aras,  “âsumânın fânusuna”[16] birçok hoş sadâ bırakan, hayatı boyunca haysiyetli fikir çizgisini koruyan ve artık ender-i nâdirattan olan -kelimenin kâmil mânâsıyla- bir “Er kişi”ydi…

Gönül dostları için Hüseyin Aras; “Herkes ölür, ama her insan gerçek hayatı yaşayamaz.”[17] kelâm-ı kibarındaki  “gerçek hayatı” “Dîn ü devlet, mülk ü millet” aşkıyla yaşamış bir alperendi…   

 

O;  düşünce dünyası, aksiyoner ideâlizmi, fikrî ve fiili mücâdelesi, vefâsı, dostluğu, sabrı, tevekkülü, tevâzuu ve samîmiyetiyle kalbimizdeki müstesnâ yerini hiçbir zaman kaybetmeyecek olan ve kökboyalı bir Anadolu kilimi gibi hâtıralarımıza ilmik ilmik işlenen bir ülkü deviydi…

O; vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu kafiyesi olmak isteyen,  “gölgesiz ve lekesiz bir adâlet nizâmı”nı tesis için ömür boyu mücâdele eden bir gâzî-dervişti…

O; medeniyet tasavvuru olan bir hareketin kendi “ruh köküne” sahip çıkması, “Sancağın düştüğü yerden ayağa kaldırılması”, “Yitiğin kaybedildiği yerde aranması ve Tevhîd Sancağı’nın Anadolu’da yeniden kıyama durdurulması gerektiğine bütün gönlüyle inanan bir erbâb-ı kalemdi…

O; Türk olmayı İslâm’a hizmetle anlamlı kılan, “İ’lây-ı Kelîmetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü” savunan, ölümü hayâtın merkezine koyan, Kur’ân ve Sünnet yolundan ayrılmayan; “Emrolunduğu gibi dosdoğru ol”[18]mak için âhiret merkezli bir hayat yaşayan bir güzel insandı…

Ne yapalım ki bu yılda Mart ayı yine hüzün yağmurlarıyla sırılsıklam etti bizi… Ne gelir elden, âhireti dünyaya tercih edenler, fânî nîmetlerin başında bir yudum su içmektense Kevser dolu şadırvanlarda kanmayı gâye edinirler…

Hüseyin Aras da; bizlere -Gâlip Erdem Ağabeyimiz ve Muhsin Başkan gibi-  bir Mart acısı daha yaşattı, o da hâl diliyle;

“Bu dünyadan gider olduk,

Kalanlara selâm olsun.

Bizim için hayır duâ
Kılanlara selam olsun.
[19]

 

dedi ve rahmetli Abdurrahim Karakoç’un bir şiirinde ifâde ettiği üzre;

“Artık ne kar yağar, ne ben üşürüm,

Ne de saçlarımı dağıtır rüzgâr…
Sağ iken bir günde bin kez ölürdüm,
Şimdi ölüm yoktur, ölümsüzlük var…”

 

diyerek rahmet-i Rahmân’a kavuştu… Vatan-ı aslîsine vâsıl odu… O, Hakk’a kavuşmanın nûruyla bayram ederken, bizleri hasretin acısıyla mahzûn bıraktı… O,  bir daha âhirette buluşuncaya kadar hep hayır dualarla yâd edeceğimiz gerçek bir gönül dostuydu…

Hüseyin Aras Kardeşimiz’in; kabri nûr, rûhu şâd, makâmı âli, mekânı Cennet olsun. Cenâb-ı Allah onu; Efendimiz’e komşu eylesin, kandım diyene kadar rahmet etsin. Yüce Rabbimiz, onun bu dünyada çektiği bütün sıkıntıları seyyiatına keffâret kılsın.

Âilesinin, sevenlerinin, bütün gönül dostlarının ve Türk Milleti’nin başı sağ olsun…

 

Necip Fâzıl’ın ifâdesiyle; “Güzel atlara binip giden” bu “Güzel insan”a, Yahyâ Kemâl’in bir beyitiyle “vedâ” ediyoruz:

“Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde;

Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler…[20]

Ve sözün bittiği yerde İlâhî Kelâm başlar:

*

“..Küllü nefsin zâigatül mevt..” [21]*

“..İnnâ lillâhi ve-innâ ileyhi râci’ûn..”[22]* 

  El Fâtiha…  

Dr. Mehmet GÜNEŞ

22 Mart 2013 – Yozgat

(Türk Yurdu Dergisi, Cilt: XXXIII, Sayı: 312, Sayfa: 68, 2013,)

*

[1] Yavuz Bülent Bâkiler, Yalnızlık, Antepli Şâhin, 66-67

[2] Ahmet Turan Alkan, Yatağına Kırgın Irmaklar, 103

[3] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Sakarya Türküsü, 398-400

[4] Gâlip Erdem; Ülkücünün Çilesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul,  2003

[5] Dr. Mehmet Güneş, Hüzünler “Gül” Kokuyor, Son Sözüm Söylenmedi, 81

[6] Ahmet Turan Alkan, Yatağına Kırgın Irmaklar,  Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2007

[7] Mehmet Karanfil, Gül Hüznü, 17

[8] Cahit Sıtkı Tarancı, Seçmeler, Otuz Beş Yaş Şiiri, 98

[9] Câhit Sıtkı Tarancı, Seçmeler, Sanatkârın Ölümü, 22

[10] Kemalpaşazâde; * “Gölgesi uzun, ömrü kısa olur.”

[11] Âmil Çelebioğlu

[12] Bakara, 2/156

[13] Necip Fâzıl Kısakürek, Çile, Güzel Şey, 151

[14] Ali Akbaş

[15] Bâkî

[16] Şeyh Gâlip

[17]  Victor Hugo

[18] Hûd, 11/112

[19] Yunus Emre, Yunus Emre-Güldeste, 194

[20] Yahyâ Kemâl Beyatlı, Eski Şiirin Rüzgârıyle, Vedâ Gazeli, 79

[21] Enbiyâ, 21/35; Ankebût, 29/57; *“..Her nefis ölümü tadacaktır..”

[22] Bakara, 2/156; *“..Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz..”   

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com