AFŞİN HABER MERKEZİ








MÂH-I MUHARREM, KERBELÂ’YI ANLAMAK VE HÜSEYNÎ DURUŞ – IV

MÂH-I MUHARREM, KERBELÂ’YI ANLAMAK VE HÜSEYNÎ DURUŞ – IV

DR. MEHMET GÜNEŞ
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
428 views
07 Eylül 2020 - 5:46

KERBELÂ’NIN GÜNÜMÜZE BAKAN YÖNLERİ

Buraya kadar; Kur’ân-ı Kerîm’de ifâde buyurulan  “..Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır..”[1] hükmünden mülhem; Kerbelâ hâdisesinin târihî arka plânını, 10 Muharrem’e giden yolun öncesinde neler yaşandığını,  Hulefâ-i Râşidîn’den sonra hilâfetin saltanata nasıl dönüştüğünü, siyâsî ikbâl hesapları ve mal, mülk, makam ve mevkî uğruna bütün İslâmî değerlerin nasıl ayaklar altına alındığını, hak, hakikat ve adâlet adına hareket eden Hz. Hüseyin  (r.a.) Efendimiz’in de bütün bu yanlışlıklar ve zâlimler karşısında nasıl vakur bir duruş ve ilkeli bir davranış sergilediğini genel hatlarıyla anlatmaya çalıştık. Bütün bunları ifâde etmemiz; Kerbelâ ve sonrasında yaşanan serencâmın tam olarak idrâk edilebilmesi, 10 Muharrem’e götüren sebeplerin analizinin hakkıyla yapılabilmesi, Hüseynî duruşun kâmil mânâda anlaşılabilmesi ve yeni Kerbelâların oluşmaması için yaşanan bu fâciâdan ibret alınmasına matuftur. Bu konuda Hazret-i Âkif;

               “Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!

               Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

               ‘Târîh’i ‘tekerrür’ diye ta’rîf ediyorlar;

               Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”[2]

dediği gibi; tarihin tekerrür etmemesi, Kerbelânın hakkıyla anlaşılması, yeni kerb-ü belâların yeniden yaşanmaması, 10 Muharrem’in yalnızca şeklî ritüellere hapsedilmemesi için “kıssadan hisse” almamız, Kerbelâ fâciâsına ibret penceresinden bakmamız ve tarih şuurumuzu canlı tutmamız gerekir.     Zîrâ; “Tarih; sâdece geçmişi öğrenme ilmi değil, geleceği de kurma sanatıdır.”[3]  Öyleyse dünkü olayların sebeplerini bilerek, aynı sebeplerin aynı neticeleri ortaya çıkaracağına müdrik olarak, tarihi tekerrür ettirmeyerek; yarınları dünkü yanlışlar üzerine kurmamak için, bugün o yanlışları izâle ederek, fitne ve nifak tohumlarını ortadan kaldırarak, birlik ve kardeşlik şuuruna sâhip olarak yarınlarımızı inşâ etmemiz gerekir.

İşte böyle bir irfânî anlayışla 10 Muharrem’in günümüze bakan yönlerini idrâk etmek için Kerbelâ’yı şuur plânında kavramamız; kin, nefret ve intikam duygularından arındırmamız,  Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin ve Ehl-i Beyt-i Mustafâ’nın muhabbetinde bir araya gelip İslâm kardeşliğini yeni baştan pekiştirmemiz gerekir.  Böylelikle yeni Kerbelâların fitne ateşi söndürmemiz; zâlime, zulme ve adaletsizliğe rıza göstermeyen Hüseynî tavır ve duruşu rehber edinmemiz ve Kerbelâ’nın, En Son Peygamber(s.a.v.)’in Sevgili Torunu tarafından günümüz için de yazılmış izzet, hikmet ve ibret dolu bir nübüvvet mektubu olduğunu aslâ unutmamamız gerekir.  Aklımızdan çıkarmamamız gereken diğer bir husus ise; Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz ve arkadaşlarının uğruna can verdikleri ve hiçbir zaman izinden ayrılmadıkları yolun Hz. Muhammed Mustafâ(s.a.v.)’nın yolu olduğudur. Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in cânı pahasına yazdığı bu nübüvvet mektubundan mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun her Müslümanın alacağı çok önemli dersler vardır.

Eğer bizler bu nübüvvet mektubunun mesajları “Allah’ın nûruyla bakan mü’min ferâsetiyle”[4] okusaydık; Hz. Hüseyin Efendimiz (r.a.)’in yürüdüğü îman ve irfan yolunun ne olduğunu hakkıyla idrâk etseydik ve Kerbelâ’yı “akleden kalp”[5]  ile anlasaydık hâlâ kanayan yaralarımızın çâresinin de, merheminin ne olduğunu bilebilirdik. Ancak bizler Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’i hakkıyla anla/ya/madığımız,  Kerbelâ’dan gerekli dersleri çıkar/a/madığımız, geçmişte de, günümüzde de aynı yanlışlara düştüğümüz, “bir yılan deliğinde iki kere”[6] değil asırlardan beri binlerce kez ısırıldığımız gün gibi âşikârdır.  Öyleyse tekrar aynı hatâlara düşmemek adına yapmamız gereken en önemli şey; Kerbelâ’yı şuur pânında idrâk etmemiz, 10 Muharrem’in yaşanmaması için “akl-ı selîm”  ile meseleleri değerlendirmemiz,  Kerbelâ’da şehâdet ile yazılan nübüvvet mektubunu ibret nazarıyla ve Hüseynî bir duruşla tekrar tekrar okumamız ve Hz. Hüseyin Efendimiz (r.a.)’in en büyük gâyesinin kendisinden sonra yeni Kerbelâların yaşanmaması olduğunu bilmemizdir.

KERBELÂYI “ANMAK” DEĞİL, “ANLAMAK” GEREKİR

Hz. Hüseyin Efendimiz (r.a.)’in; Mekke’den Kûfe’ye gitmeden önce Mina’da îrâd ettiği son hutbeyi; “Rabbim benim şehâdetimi ümmetin vahdetine vesile kıl!” duâsıyla bitirmesini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Bu îtibarla 10 Muharrem’i; her yıl kin ve nefretin zirve yaptığı bir intikam yemini, lânetleme ve kamplaşma merâsimi ya da sâdece sîne dövmekle ihyâ edilecek ritüel bir anma töreni veyâ yalnız gam ve mâtemden ibâret duygusal bir seremoni olarak görmememiz; aslolanın menfi, sathî, şeklî ve hissî olmanın ötesine geçip hâdiseleri akıl, iz’an, irfan, ibret, sağduyu, vahdet, muhabbet, uhuvvet, birlik ve beraberlik şuuruyla değerlendirmemiz ve Kerbelâ’yı anma değil anlamamızın şart olduğunu idrâk etmemiz gerekir.

Ancak Müslümanların hâl-i pür melâline baktığımızda, ne yazık ki bunun böyle olmadığını, gönül coğrafyamızda; kanın, kinin, gözyaşının, savaşın, tefrikanın, cehâletin, sefâletin, adâletsizliğin, geri kalmışlığın, baskının ve zulmün kol gezdiğini, İmam Cafer Sâdık(r.a.)’ın asırlar öncesinden işâret ettiği gibi, bugün artık İslâm beldelerinde;  “Her ayın Muharrem, her günün Âşûrâ ve her yerin Kerbelâ” olduğunu üzülerek görmekteyiz.

Gerçekten İslâm Dünyası’nda;  Müslümanların izzet ve onurun,  tarihte hiç olmadığı şekliyle bugün bizzat birbirlerinin eliyle yok edilip oluk oluk kardeş kanının aktığını, nice mâsum Müslümanın hayat hakkının siyâsî çatışmalara ve canlı bomba terörüne kurban edildiğini, milyonlarca insanın yerinden, yurdundan, evinden barkından ayrılmak mecburiyetinde kaldığını, mazlum, mahzun ve mağdur çocukların umutlarını, hayâllerini, istikbâllerini yitirdiğini ve çağdaş kerb-ü belâların gönül coğrafyamızdan hiç eksik olmadığını teessürle müşahade etmekteyiz. Ne yazık ki bu olayların  “mezhep mücâdelesi”ne  (!?) istinat etti/rildi/ğini, bu çatışmalar ve savaşlar sebebiyle Sûriye, Irak, Lübnan, Yemen, Libya, Afganistan, Pakistan gibi ülkelerin kan gölüne döndüğünü her gün televizyonların canlı yayında yüreğimiz kan ağlayarak izlemekteyiz…

Etrafımıza baktığımızda;  Kerbelâ’nın âh u figanları üzerine güç ve iktidar inşâ etmeye çalışanların, mezhebini ve meşrebini İslâm’ın önüne koyan din ve siyâset bezirgânlarının,  petro-dolarların gölgesinde safâ süren zâlim sultanların, âdâletten uzaklaşıp zulüm yağdıran saltanat sarhoşlarının kesâfet kesbettiği, zâlim idarecilerin baskısı altında inim inim inlerken, mazlumların ülkelerine “demokrasi” (!?) getiren despotlar mârifetiyle perişân edilip seslerinin kısıldığı İslâm âleminin günümüzdeki içler acısı hâli, ‘The New Kerbelâ’ değilse nedir?   Gücü ve yönetimi elinde bulunduranların, îmandan, insanlıktan, ahlâktan ve vicdandan uzaklaştıkça hiçbir değer tanımamaları; iktidarlarını adaletsizliğe,  zulme, kana ve katliâma dönüştürmeleri Yezîdleşmenin çağdaş bir versiyonu değil midir?  Gönül coğrafyamızda yaşananlar ve yanı başımızda akan kardeş kanı bizim Kerbelâ’yı hiç anlamadığımızı gösterimiyor mu? Bütün bunlar bize;  -mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun- ümmet-i Muhammed’in, Kerbelâ’yı doğru okuyamadığını ve Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’i hiç ama hiç anla/ya/madığını çok açık olarak ortaya koymuyor mu?  Ne dersiniz?

İşte bütün bu sebepler ve sonuçlar dolaysıyla bizim asıl meselemiz Kerbelâ’yı “anma” değil,  “anlamak”tır.

Çünkü “Kerbelâ’yı anlamak”; “..İnnemel mü’minine ihvetün..”[7] (Mü’minler ancak kardeştir) hükm-i İlâhisini kâmil mânasıyla hayata geçirip kardeşlik hukukunun gereğini yerine getirmek, Sevgili Peygamberimiz(s.a.v.)’in, asırlar öncesinden günümüze ışık tutan “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır”[8] îkazını ete kemiğe büründürmek ve Hz. Ali (k.v.) Efendimiz’in ifâde buyurduğu; “İnsanlar yâ dinde kardeş, ya da hilkatte eştir”[9]  hikmetli ifâdesini rehber edinmektir. Dünyada ve gönül coğrafyamızda oluk oluk akan kanı durdurmak için; etnik ve mezhebi fitneleri körükleyenlerin, siyâsî ihtirasları ve her türlü ihtilafları  çatışmaya  vesîle edenlerin, Tâgûtî düzenlerinin ve saltanatlarının devamını her şeyin üstünde görenlerin değirmenine su taşımamak için Kerbelâ’yı ibret nazarıyla okumamız ve anlamamız gerekmiyor mu?

KERBELÂ’YI ANLAMAK

Kerbelâ’yı anlamak; Allah Resûlü(s.a.v.)’nün üzerindeki toprak kurumadan, Peygamber Nesli’nin  bir kısmı henüz yeryüzünden çekilmeden; saltanat hırsının, kabile-kavim asabiyetinin, mal-mül-makam ve mevki  iştihasının nasıl İslâm’ın mukaddes değerlerinin ve Peygamber hâtırasının önüne geçtiğini idrâk etmek, Müslümanların neden bu hale geldiğinin sebeplerini “efrâdını câmî, ağyârını mânî” olarak ortaya koymak, mezardakilerin pişman olduğu; şirk, küfür, insan öldürme, zulüm, düşmanlık, dünyaperestlik, nefsânîlik, asabiyecilik, fâsıklık vs.  gibi cürümleri, bâtıl ve yanlış işleri  yeniden icrâ etmemek, yeni pişmanlıklar ve düşmanlıklar üretmemektir.

Kerbelâ’yı anlamak; târihî acılardan yeni acılar devşirmemek, hüzünleri yeni hazanlara tebdil etmemek ve yüreklerimizi “sahrâ-ı Kerbelâ”ya dönüştürmemek için; Kerbelâ’nın geleceği inşâ eden bir mektep olduğunu bilmek ve bu okulun hikmet öğretisiyle gönül kapılarımızı ardına kadar bütün mü’minlere açmak Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in sâdece yasına değil, Hüseynî duruş mîrasına da sâhip çıkmaktır.

Kerbelâ’yı anlamak; 10 Muharrem’den; öfke, kızgınlık, tefrika,  nefret ve kan dâvâsı üretmek değil; sağduyu, sekînet, müsamaha ve muhabbet tedrîs etmek; ayrılık, düşmanlık ve çatışma değil, birlik, beraberlik ve dayanışma tesîs etmek, her türlü kutuplaşmayı bir tarafa bırakıp kesretten vahdete kapılar açıp köprüler kurmak, kardeşlik şuurunu ayağa kaldırıp Müslüman yürekleri tek bir vicdana dönüştürmektir.

Kerbelâ’yı anlamak; Muharrem’in hatırına muhabbete kin katıp,  yüreklere yeniden kin ve nefret tohumları ekmek değil; Muhammedî muhabbeti çoğaltarak kîni Muharrem’de eritmek ve “acıyı bal eylemek”tir.  .

Kerbelâ’yı anlamak;  eskilerin tâbiriyle; “Buğz-ı Muaviye’de değil hubb-i Ali”de birleşmek;  yâni Muaviye ‘ye buğuz ederek içimizi karartmak yerine, Hz. Ali  (k.v.) sevgisiyle gönüllerimizi gül bahçesine çevirmektir.

Kerbelâ’yı anlamak;   Şühedâ-i Kerbelâ’nın Şiâ’nın tekelinde olmadığını ve Kerbelâ fâciâsını yapan / yaşatan zalimlerin ise aslâ Ehl-i Sünnet’i temsil etmeyip ‘ehl-i cinnet’ olduğunu bilmektir.

Kerbelâ’yı anlamak; İmâm-ı Şâfi’î’ (r.a.) Hazretleri’nin; “Allâhü Teâlâ, bu kanlara ellerimizi bulaştırmaktan bizleri korudu. Biz de dillerimizi bulaştırmaktan kendimizi korumalıyız.” hikmet dolu uyarısını rehber edinmektir.

Kerbelâ’yı anlamak; kişileri değil, zihniyetleri sorgulamak, hâdiseleri kutsamak değil kavramak, nefret etmek değil ibret almak, Yezîd’e daha çok lânet etmede değil, Kerbelâ Şehitlerine rahmet talebinde yarışmak ve Hüseynî duruşu hakkıyla yaşayıp ve yaşatmak için akıl ve gönül teri dökmektir.

Kerbelâ’yı anlamak; “akîde” ( îman ve inanç) için mücâdele edenlerin peygamberlerden sonra bir insanın çıkabileceği en yüksek makâm olan şehâdet mertebesine yükselirken; “kabîle” (kavmiyet ve asabiyet)  ve “ganime-t” (mal, makam ve mevkî) uğrunda inançlarını zâyi edenlerin de  insanın o en zelil çukura, Kur’ân’ın “esfel-i sâfîlîn”[10]* diye ifâde ettiği Cehennemin en dehşetli azap yeri olan gayya kuyusuna yuvarlanacağının da farkına varmaktır.

 Kerbelâ’yı anlamak;  Hüseynî duruşu rehber edinmek ve bu duruşun  “üsve-ihasene”si[11]* olan Hz. Muhammed Mustafâ(s.a.v.)’nın hayatıyla en mükemmel bir biçimde temsil ettiği “akîde”yi baş tâcı eylemek; Hz. Hüseyin(r.a.)’e, Ehl-i Beyt-i Mustafâ’ya ve muhibban-ı Gül-efşân’a zulmedenlerin, onları sahra-yı Kerbelâ’da aç susuz bırakanların ve hunharca şehit edenlerin elde etmek istedikleri haram üzerine binâ edilmiş “gânime-ti  de, Allah(c.c.)’ın ve Resûlulah(s.a.v.)’ın yasakladığı “kabile”ciliği  de  sorgulayıp, İslâm’a aykırı olan her şeyi hayatımızdan çıkarmaktır. İşte bu üç hâlin; “akîde”nin, “kabile”ciliğin ve“gânime-tin  muhâkeme ve muhasebesini Kur’ân ve Sünnet ölçülerine  göre yaptığımız  ve 10 Muharrem’e de bu açıdan baktığımız zaman; Kerbelâ’yı bir mektep olarak görür, ondan gerekli dersleri alır ve Hz. Hüseyin (r.a)’in “akîde”yi, Yezîd’in “kabile”yi, Ömer b. Sad’ın ise “ganime(t)”i  temsil ettiğini, bu üç damarın dün olduğu gibi bugün de yaşadığını “ilme’l-yakîn”  olarak idrâk eder ve “aynel yakîn” olarak da müşâhade ederiz.[12] İşte o zaman kerb-ü belâyı anmanın ötesine geçer ve Kerbelâ’yı hakkıyla anlamış oluruz…  Ve bir de; H. 10 Muharrem 61 / M. 10 Ekim 680’den beri zamanın değiştiğini, mekânın değiştiğini, imkânın değiştiğini, ilim ve irfânın değiştiğini, ancak dünyadaki çekişme ve savaşların müsebbibi olan bu üç unsurun; “akîde”nin, kabile”ciliğin ve “gânime-tin şekil ve isim değiştirse bile öz îtibâriyle ve muhtevâ olarak değişmediğini görürüz. Hâl böyle olunca da Ârif Nihat Asya’nın o muhteşem Naat’ındaki;

“Diller, sayfalar, satırlar

‘Ebû Leheb öldü’ diyorlar;

Ebû Leheb ölmedi yâ Muhammed

Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor…”[13]

dizeleri hatırlar ve biz de ‘İbn-i Ziyadlar, Ömer bin  Sa’d’lar ölmedi, Yezîdler kıt’alar dolaşıyor’  demekten kendimizi alamayız. Çünkü Kerbelâ, yaşanmış ve tarihte kalmış bir olay ve Yezîdler, İbni Ziyadlar ve Ömer bin Sa’dlar geçmişte kalmış kişiler değildir. Bu îtibarla aslolan; Alevîsiyle, Sünnîsiyle hepimizin; aslâ şehvet sapkını ve sarhoş bir yaratık  olan Yezîd bin Muyaviye gibi saltanat peşinde koşup, “kabîle”cilikte zulmün zirvesine çıkarak Yezîdleşmemek; mal-mülk-makam ve mevkî  hırsıyla nefs-i emmâreye boyun eğen dünyaperest Ömer b. Sa’d gibi zulüm çarklarına dişli olup “ganime-t için zâlimleşmemektir. Ve asıl meselemiz Kerbelâ’yı kâmil anlamıyla idrâk ederek, Hüseyni kıyamın dayandığı meşruiyeti bilerek hareket etmek ve Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in; îmanını,  inancını, ibâdetini, ihlâsını,  ilmini, irfânını, takvâsını, tevekkülünü, teslimiyetini, muhabbetini, samimiyetini, izzetini, cesâretini, şehâmetini, ahlâk, erdem ve fazîletini yâni “akîde”sini kuşanmaktır.

           *  *  *

               Burada bir parantez açalım ve kendi nefsimiz için de bir durum muhâkemesi yapalım:

               Bu imtihan dünyasında -her devirde şekil ve isim değiştiren, ancak temel nitelikleri aynı kalan- “akîde”nin mi, kabile”ciliğin mi, yoksa “gânime-tin mi peşine düşeceğiz? Bir başka deyişle Kerbelâ’daki üç ayrı çizgiyi temsil eden; Hz. Hüseyin (r.a.), Yezid Lanetullâh ve Ömer b. Sa’d’dan  hangisinin hayat çizgisinde saf tutacağız?

               Kur’ân ve Sünnet çizgisinden ayrılmamak için her türlü fedakârlığı göze alan, zulme ve zâlimlere sonuna kadar direnen, canını seve seve veren, ancak haysiyet ve izzetinden aslâ tâviz vermeyen ve gücü elinde bulunduranlara zinhar teslim olmayan,  îman ve inanç (akîde)  uğrunda yapılması gereken her şeyi hiç tereddüt etmeden yapan, Hak ve adâlet yolunda şehâdet şerbetini içen ve arzuladığı “Seyyidü’ş-şüheda” makâmına ulaşan İmam Hüseyin(r.a.)’in yolunda mı olacağız?

               Yoksa hilâfeti saltanata dönüştürmek için; Peygamber Efendimiz(s.a.v)’in sevgili torununun başını kestirip âilesini esir alan, Beytullah’ı mancınığa tutup Kâbe’yi yakıp yıkan, Medîne-i Münevvere’ye saldırıp Harre’de en şen’î katliamlara imzâ atan ve haysiyetsizliğin zirvesine çıkarken, âhiretini kaybederken dünyevî saltanatı ele geçiren Yezid lanetullahın yanında mı yer alacağız?

               Ya da hem dünyevî menfaat ve rahat, hem de âhirette huzur dolu bir hayat (!) elde etmek için uğraşan, hem Hz. Hüseyin(r.a.)’i, hem de Yezid’i râzı etmeye çalışan, hem Rey vâliliği isteyen, hem de halkın saygısını kazanmayı amaçlayan, hem îtibar ve şan isteyen, hem güç ve vakar düşleyen, ancak hiçbir şey elde edemeyen ve her bakımdan kaybeden Ömer b. Sa’d’ın sofrasına kurulup elleri böğründe kalanlardan mı olacağız?

               Elbette îman sâhibi her insan; Hz. Hüseyin (r.a.) gibi “Hamse-i âl-i âbâ”dan[14]* olan,   Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın “reyhan çiçeği”nin[15] yolunda olmaya / olabilmeye gayret gösterirken;  aslâ Yezid gibi bir lanetullahın safında yer almaz / alamaz… Ancak “işini bildiğini zanneden” (?!)  ve kendini çok zekî addederken arasatta  / a’rafta kalan birçok kişinin yüreğine -Allah muhafaza buyursun- Ömer b. Sa’d zihniyeti bağdaş kurabilir…

               Yezid lânetullâhın yeri mâlum, “esfel-i sâfîlîn…”[16]*

               Ömer b. Sa’dlar ise, kazanacağım derken; her zaman hüsrân içinde hüsran yaşamış, hep kaybetmiş ve hep ebedî müflis olmuştur…  Vâ esefâ!…

    Burada bir parantez daha açmak istiyorum:

    Maalesef bugüne kadar, İslâm Dünyası’nda yaşanan olaylara baktığımızda suçu hep başkalarında aradık, hep dış güçlerin oyunlarından bahsettik ve hep Yahudilerin sinsi emellerine atıflar yaptık… Elbette bunlarda haklılık payı vardır; ama artık bir kere de kendimize bakıp nerede hata yaptığımızı sorgulamamız, Rahmeti Dündar Taşer’in veciz bir şekilde ifâde ettiği; “Durum muhakemesine düşmandan başlanmaz” hükmünü hatırlamamız, bu îkaz doğrultusunda öz eleştiri yapmamız ve bu elim gidişâta dur demek için hatâlarımızı, yanlışlarımızı ve günahlarımızı da görmemiz gerekmez mi? Öyleyse bir kere daha Kerbelâ’nın bugüne bakan mesajlarını akıl, îzan, irfan, sağ duyu ve objektif bir bakışla şuur penceresinden ibret  nazarıyla okumaya, bir kere daha Kerbelâ’yı hakkıyla anlamaya ve kendi yanlışlarımıza daha çok kafa yormaya başlamamız îcap etmez mi?  Hâşâ, İslâm’da hiçbir yanlışlık olmadığına göre; biz Müslümanların düşünce dünyalarında bir çarpıklık, dînî meseleleri  yorumlamalarında bir eksiklik, “İslâm’ın önüne koydukları kimlikler”  ve bu kimliklere bakış açılarında bir hatâ; ilmî,  siyâsi, sosyal, ekonomik, ahlakî ve kültürel alanlarda önemli bir irtifâ kaybı, vasattan ve îtidâlden uzaklaşmada bir aşırılık,  mezheplerin birbirine bakışında bir şaşılık olduğu tartışma götürmez bir gerçek değil mi? Öyleyse bu kötü gidişâtı durdurmak ve yeni Kerbelâların dal vermesinden kurtulmak için yapmamız  gereken öncelikli işimiz; İmâm-ı Âzâm Ebû Hanife (k.s.) “Ehli kıble tekfir edilmez”[17] düsturunu teoriden pratiğe aktarmamız, “Müslümanım” diyen herkesi İslam dairesinde görmemiz, hiç kimsenin bir başkasını İslâm’dan çıkartma yetkisinin olmadığını hatırlamamız, İslâm’ı kurtarma sevdâsından vaz geçip, İslâm’la kurtulmak için Muhammedî ölçülere dönmemiz ve mezhebi, meşrebi, mektebi, dili, ırkı,  kültürü, coğrafyası ne olursa olsun dünyadaki bütün Müslümanları  ortak bir gönül dilinde ve  müttefik bir sevgi kültüründe bir araya getirmemiz gerekmez mi?

10 Muharrem’den tarihe sızmış olan kin, nefret ve intikam tohumlarını; ibret, vahdet ve muhabbet meyvelerine dönüştürmemiz, Kerbelâ’yı ideolojileştirmeden, onu ders alınacak bir mektebe ve kardeşlik ekolüne çevirmemiz; -Şiâsı, Alevîsi, Sünnîsi- hepimiz için; sükûnet ve sağ düyuyla düşünerek, sâdece hissederek değil, akletmeye de gereken önemi vererek meseleleri değerlendirmemiz ve “dinde kardeş, hilkatte eş” olduğumuz şuuruyla fitne ve nifak tohumlarını kurutmamız ve ‘New Kerbelâlar”ın yaşanmaması için akılcı çözümler üretmemiz hepimiz için çok önemli bir mükellefiyet ve şartın ötesinde bir mecbûriyet değil mi? Ne dersiniz?

*  *  *

Hâsıl-ı kelâm Kerbelâ’yı anlamak;  dalâletten hidâyete, kesretten vahdete,  husumetten muhabbete, zilletten izzete, nefretten ibrete, lânetten meveddete, adavetten uhuvvete, zulmetten saâdete, vahşetten fazîlete, meskenetten cesârete,  döneklikten sadâkate,  ihanetten şehâdete, esaretten hürriyete, ganimetten hakikate, asabiyetten adâlete, dünyevî servetten ebedî ticârete  giden kutlu yolu, doğru istikâmeti bulmak ve Hüseynî olmaktır… Hâsılı Kerbelâ’yı anlamak;  Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’i hakkıyla tanıyıp her hâliyle örnek almak;  Hüseyince görmek, Hüseyince durmak,   Hüseyince davranmak, Hüseyince yaşamak ve hesâbî değil, hasbî olana sahip çıkıp Hüseynî bir duruş ortaya koymaktır.

HÜSEYNÎ DURUŞ; ‘ÖLÜMÜ ÖLDÜRMEK İÇİN ÖLÜMSÜZLÜK SÂHİLİNE ATILMIŞ ÖLÜMÜNE BİR ADIMDIR.’

Hüseynî duruş; Hakk’a inanmak,  Hakk’a güvenmek, Hakk’a dayanmak, Hakk’ı savunmak, haklı olmak ve sonuna kadar haklı kalmaktır.

Hüseynî duruş; Kur’ânî ölçüleri, Muhammedî ahlâkı, Haydâr-ı Kerrâr yiğitliğini ve irfânî güzellikleri hayat/ımız/a taşımaktır.

Hüseyni duruş; haksızlık karşısında susup “dilsiz şeytan” [18] olmayıp, “eliyle ve diliyle” [19]  müdahil olmayı,  zâlimlere karşı doğru bildiklerini eğip bükmeden yiğitçe söyleyerek;  emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l- münker” [20]  (İyiliği emretme, kötülükten alıkoyma)  düsturunu her durum ve her şartta dile getirmeyi, “En büyük cihâdın zâlim idarecinin yüzüne hakkı haykırmak”[21]  olduğunu bilmeyi “kâl” olmaktan çıkarıp “hâl”e dönüştürmektir.

Hüseynî duruş; önce Hüseynî inanç, şuur ve irâdeyi, sonra Hz. Hüseyin(r.a.)’in yasını tutmayı, hüznünü ve ağlamayı gerekli kılmalı, bir başka ifâdeyle Hüseynî duruş; önce Hüseynî ahlâk, amel ve eylemi, sonra his, duygu ve söylemi öne çıkarmalıdır.

Hüseynî duruş;

“Çemenzârı inciten her belâdan uzak dur

İçindeki bin yüzlü Kerbelâ’dan uzak dur”[22]

diyen şâir sözünü hayat düsturu yapmak ve nefs-i emareden nefs-i kâmiline giden zorlu yolu hakkıyla tamamlamaktır.

 Hüseynî duruş;  zalimin tam karşısında dururken mazlumun yanında yer almayı, zulme ve adaletsizliğe karşı sonu şehadetle biten bir kıyâma baş koyarken; “Kim var?  diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan ‘Ben varım! ‘ cevabını vermeyi, ‘Benim olmadığım yerde kimse yoktur!’ fikrini besleyen bir dâva ahlâkına”[23] sahip olmayı gerektiren ve bileği “alp”, gönlü ve yüreği “eren”  olanlara masus bir fazîlet ve şehâmet destânıdır.

Hüseynî duruş; ölümü öldürmek için ölümsüzlük sâhiline atılmış ölümüne bir adımdır.

Hüseynî duruş; zâlimlerin aşamadığı dağ, mazlumların nasiplendiği bağ ve kıyâmete kadar insanlığın ufkunu aydınlatacak Muhammedî bir çerağdır.

 Netice olarak şunu ifâde etmemiz gerekir ki; kıt’alar dolaşan zâlim Yezidler, ihânet eden Kûfeler ve “gânime” (mal, makam, mevkî) için alçalan Ömer b. Sa’dlar vâr oldukça; Evvel Allah, bu mazlum ümmetin ve bu aziz milletin kıyâmete kadar îmânını bir kor gibi elinde ve yüreğinde taşıyan Hüseynîleri de bitmez, şehitleri de tükenmez…

Ümmeti olmakla şeref duyduğumuz Varlık Sebebimiz, İki Cihan Serverimiz, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v.)’ya, onun âline, ashabına, şehitlerin serdarı, “Seyyidü’ş-şüheda” Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’e, “şühedâ-i Kerbelâ”ya ve bütün şehitlerimize salât ve selam olsun…

Ve sözün bittiği yerde İlâhî kelâm başlar; başta Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz ve Kerbelâ şehitlerimiz olmak üzere cümle şühedanın ervâhı için El-Fâtiha…

Dr. Mehmet GÜNEŞ

[1] Yusuf, 12/11

[2] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Gölgeler, Kıssadan Hisse, 480

[3] Troçke

[4] Tirmîzî, Tefsirü’l-Kur’an, 16; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sagîr, I, 24

[5] Kâf, 50/37

[6] Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 6

[7] Hucûrat, 49/10

[8] Ahme b. Hanbel, Müsned, IV, 375

[9] Mısır Vâlisi Mâlik Eşter en-Neha-î’ye yazdığı mektuptaki ifâde

[10] Tîn, 95/5; *Aşağılar aşağısı

[11] Azhâb, 33/21; * En güzel örnek

[12] 2011 yılında kaybettiğimiz İslâm Dünyası’nın ünlü filozofu Faslı Muhammmed Abid el-Cabirî; “Felsefî Mîrasımız ve Biz” ve “İslâm’da Akıl” isimli makâlesinde Efendimiz’den sonraki İslamın siyasal tarihini incelediğimizde “akîde” (îman ve inanç); “kabîle” (kavmiyet, aile, asabiyet)  ve “ganîme” (mal, makam, mevkî)  kavramlarını doğru biçimde anlamamız ve bu kavramların gölgesinde yaşanan olayları değerlendirmemiz gerektiğini yazmaktadır.

[13] Ârif Nihat Asya, Duâlar ve Âminler, 62-74

[14] Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe, 61; *”Hz. Peygamber(s.a.v.)’in âilesinden olan beş kişi”

[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288

[16] Tîn, 95/5; *Aşağılar aşağısı

[17] İmâm-ı Âzâm Ebû Hanife, el-Fıkhu’l-Ekber, 58

[18] İbn-i Kayyım, el-Cevâbu’l-Vafî,136

[19] Tirmîzî, Fiten, 11; İbni Mâce, Fiten, 20

[20] Âl-İ İmrân, 3/104

[21] Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmîzî, Bey’at 37

[22] Nûrulah Genç, Uzak Dur

[23] Necip Fâzıl Kısakürek, Gençliğe Hitabe

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com