AFŞİN HABER MERKEZİ








MÂH-I MUHARREM, KERBELÂ’YI ANLAMAK VE HÜSEYNÎ DURUŞ – III

MÂH-I MUHARREM, KERBELÂ’YI ANLAMAK VE HÜSEYNÎ DURUŞ – III

DR. MEHMET GÜNEŞ
DR. MEHMET GÜNEŞ( mehmet@afsinhabermerkezi.com )
572 views
03 Eylül 2020 - 6:11

VE KERBELÂ…

Kerbelâ; bugünkü Îrak Devleti’nin sınırları içerisinde ve Bağdat’ın 100 km güney batısında bulunan, Kûfe’ye ise takriben 70 km mesafede yer alan ve Fırat Nehri’ne 25 km uzaklıkta olan bir mevkîdedir.[1]

Kûfe Valisi Ubeydullah ibni Ziyad; HalîfeYezîd’in Rey vâliliğine getirdiği Ömer b. Sa’d’a; Kerbelâ’da konaklayan Hz. Hüseyi(r.a.)’in üzerine yürümesini ve Rey vâliliğinde kalmak istiyorsa Hz. Hüseyin(r.a.)’den Yezîd lehine bîat almasını, bu mümkün olmazsa onu ortadan kaldırmasını emretmiş ve kafilenin mezkûr yerde konaklamasından bir gün sonra onu dört bin kişilik bir orduyla Kerbelâ’ya göndermiştir.[2]   Ömer b. Sa’d da Rey vâlliliğini elinden kaçırmamak için verilen görevi kabul edip Kerbelâ’ya gelmiş,  ve Hür bin Yezîd’in askerleriyle beraber Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimizin kafilesini kuşatmıştır.  Hz. Hüseyin (r.a.) ve beraberindekiler sahrâ-i Kerbelâ’da aç ve susuz bırakılmak için binlerce kişilik ordu tarafından sarılarak çöl ortasında muhasara edilmiştir. Ve Ehl-i Beyt-i Mustafâ, Kerbelâ’da Yezîd’in insafsız askerleri tarafından bir cinâyet çemberine alınmıştır…

Ömer bin Sa’d; Kerbelâ’da  kuşattığı Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’e, Yezîd’e bîat etmesini teklif etmiş, ancak inanç, îman ve ideâlin zirvelerini mesken tutan   Allah Resûlü(s.a.v)’nün sevgili torunu ve Haydâr-ı Kerrâr Aliyyü’l-Murtazâ’nın yiğit oğlu Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz bu teklifi –yukarıda îzah ettiğimiz İslâmî gerekçelere binâen- kesin bir dille  reddetmiştir.  Kâfilenin Kerbelâ’da konakladığı 2 Muharrem’in akabindeki günlerde Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’den mükerrer olarak talep edilen bîat alma teşebbüsleri her defâsında akâmete uğrayınca abluka sertleşmeye başlamış, o güne kadar Fırat Nehri’nden su teminine kısmen ses çıkarılmazken,  İbni Ziyad’ın Ömer bin Sa’d’a verdiği; “Bîat etmezse O’na su verme!” emrini yerine getirmek için, S’a’ ibni Ebî Vakkas’ın oğlu vâlinin tâlimâtına uyarak beş yüz kadar askerini Hz. Hüseyin (r.a.) ile Nehir arasına[3] yerleştirdiği gibi, çemberi de iyice daraltılmış ve kafilenin Fırat’a ulaşması engellenmiştir.[4] Durum bu hâle gelince, açlık ve susuzluk her geçen gün daha da artmaya başlamıştır…

 Kerbelâ’da kuşatılan Hz. Hüseyin (r.a.) ve arkadaşlarının Fırat’la irtibâtı Yezîd’in askerleri tarafından tamamen kesilince, eldeki su kısa sürede tükenmiş ve çölün yakıcı güneşi altında  kalan, Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve muhibb-i hânedanın susuzluktan dil damağı kurumaya başlamıştır.  Sultân-ı Enbiyâ’nın öz be öz torunu olan kundaktaki bebeklerin, hasta çocukların, kadınların, kızların ve büyük küçük herkesin susuzluk içinde kıvranmaları ve özellikle küçücük yavrucakların yeri göğü inletircesine çığlık çığlığa “Su! Su!” diye ağlayıp  feryâd ü figân etmeleri  âsumânı titretmiş, ancak beş bin kişilik fâsık ordusunun tefessüh etmiş vicdanında bu çığlıklar en ufak bir merhamet kırıntısı uyandır/a/mamıştır.

Fuzûlî, “Hadîkatüs-Su’adâ” adlı mersiyesinde Hz. Hüseyin(r.a.)’in ağzından bu hâli;  “Şu Fırat’ın suyunu kurtlar-kuşlar dahi içerken, Rasulullah’ın evladını susuzluktan öldürmeniz revâ mıdır?demiştir. Fuzûlî, mersiyesinde; Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in kızı Sekîne vasıtasıyla bizlere, “Şehîd-i Kerbelâ”nın  vasiyetini şiir diliyle iletmiş ve; “Ey beni sevenler; benden sonra içimi hoş bir yudum su içerseniz beni hatırlayın! Benden sonra bir şehidin ve bir garibin ölümünü haber aldığınız zaman bana da yanın!” demiştir. Bu sebeple -Fuzûlî’den mülhem- her soğuk su içtiğimizde ve her şehit haberi duyduğumuzda Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’i yâd etmeli ve “Esselâmü aleyke Ya Hüseyin; Esselâmü aleyke Ya seyyidü’s-Şühedâ” demeyi bir gelenek hâline getirmeli ve Ehl-i Beyt-i Mustafâ’ya salât ü selâm göndermeyi de unutmamalıyız…

 Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz ve beraberindekilerin Kerbelâ’da çektiği sıkıntıları asırlar sonra mısrâlara döken ve Kerbelâ’daki susuzluğu yüreğinde hisseden bir şâirimiz;

“Şerha şerha oldu lebler, yandı cânım bir su ver.
Kerbelâ’da yaktı zâlim, aktı kânım bir su ver. 


Ehl-i Beytiz, bîgünâhız kıymayın mâsumlara
Sizde insâf yok mu yâhu, gamküsârım bir su ver 

Çöl tutuşmuş sanki volkan lav saçar her bir yana
Yavrular feryâd ederler yandı bağrım bir su ver. ”
[5]

nidâsıyla ney misâli inlerken, hepimizin hissiyatına da tercümân olmuştur.

             SÖZÜN BİTTİĞİ YERE DOĞRU

Kerbelâ’da Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in torunlarını ve onların yârânlarını ablukayı alan ve çölün yakıcı sıcağında “Gül” goncalarını bir damla suya hasret bırakan İslâm’dan, insaftan ve insanlıktan nasibini almamış yaratıklar; gûyâ Hz. Muhammed Mustafâ(s.a.v.)’nın tebliğ ettiği Kur’ân’a îman eden, Allah Resûlü(s.a.v.)’nün izinden gidip ümmet-i Muhammed olduklarını söyleyen, ezan okuyan ve şeklî olarak alnı secdeye gelen, hatta Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in imâmete geçip namaz kıldırması sırasında O’na uyup,  arkasında saf tutan Yezîd’in askerleriydi…  İşin vehâmetine bakın ki, “İslâm halifesi”nin (!?) ordusu;  “Cennet Gençlerinin Efendisi”ne, âilesine, akrabalarına  ve yakınlarına sahrâ-i Kerbelâ’da her çeşit zulmü revâ görmekle, Peygamber Torunuları’nı susuzluktan ölüm derecesine getirmekle kalmamış, ne yazık ki çok fecî bir katliâmın fâilleri de olmuş ve Kerbelâ’da 23’ü Ehl-i Beyt-i Mustafâ’ya mensup 73 Müslümanın canına çoluk-çocuk, kadın-kız  demeden acımasızca kıymıştır…  Vâ esefâ… Başka ne denilebilir ki… Zâten burası sözün bittiği yerdir…

Hâlbuki  Kur’ân-ı Kerîm’de  Yüce Rabbimiz; “..Kim bir mü’mini taammüden öldürürse, o takdirde onun cezâsı,  içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır..”[6]; “..Kim bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş  gibi olur. Kim bir canı kurtarırsa, sanki  bütün insanları kurtarmış gibidir..”[7]  diye suçsuz bir insanı katletmenin ne kadar büyük bir azap gerektirdiğini de çok açık olarak ifâde etmiştir.  Üstüne üstlük zulme uğrayan ve katliama tâbî tutulan bu insanlar da, Allah(c.c.)’ın en sevgili kulu olan İki Cihan Serverimiz’in öpüp koklamaya kıyamadığı ve “Ehl-i Beyt’i, kendisini sevdiğimiz için sevmemiz gerektiğini”[8]  ifâde buyurduğu torunları, yâni gözünün nuru, gönlünün süruru olan “Gül” goncalarıdır. Onlar hakkında da Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’de; “..Ey Ehl-i Beyt! Şüphesiz Allah sizden günâhı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister..” [9] diye Ehl- Beyt’i tezkiye ve tebriye edip değerini artırmış, kezâ İlâhî Beyân ile; ..Ben size dîni tebliğ ettiğim için hiçbir ücret istemiyorum,  ancak (sizden istediğim)  yakınlarıma (Ehl-i Beytime) muhabbet etmenizdir..”[10] hükmü inzâl buyurulmuştur.

Bütün bu sebepler dolayısıyla bizim tarih, kültür ve medeniyet mîrasımızda Ehl-i Beyt-i Mustafâ’ya hudutsuz bir hürmet ve sonsuz bir muhabbet vardır… Bu sevgi Allah(c.c.)’a ve Resûlü(s.a.v.)’ne duyulan müteâl bir aşkın tezâhürüdür… Bu sebeple Allah (c.c.) ve Peygamber aşkı, dolayısıyla da Ehl-i Beyt-i Mustafâ muhabbeti Müslümanlığımızın olmazsa olmazıdır… Yukarıda zikrettiğimiz âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerifler ışığında, bizim irfânî anlayışımıza göre;   Allah Resûlü(s.a.v)’nü ve Ehl-i Beyti’ni sevmek her Müslüman için farzdır…  Ayrıca Türk-İslâm kültüründe; Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’a ve Ehl-i Beyt-i Mustafâ’ya ihtirâm ifâdesi kullanmadan yapılan bir hitap bile nezaketsizlik ve hatta edepsizlik sayılır; saygıda yapılan en ufak kusur dahi aslâ kabul edilemez… Bu anlayışın bir gereği olarak da; “Gül-i gülzâr-ı nübüvvet”e  ve “Gül” Goncaları’na bırakın saygısızlığı, hürmette kusur etmemek esastır. Allah Resûlü(s.a.v.)’nün “İzinin tozuna yüz sürmek”  bile çok büyük bir bahtiyarlıktır…  Hâsılı Ehl-i Beyt-i Mustafâ’ya yapılan en ufak bir saygısız hareket -dikkat edin yaralama veya öldürme demiyorum- ve saldırı Kâinâtın Solmayan Gülü’nün rûh-i mübârekelerini tâciz eder ve O’nun muazzez gönlünü incitir… O’nu incitenler hakkında ise, Kerîm Kitabımız’da;    “Allah ve Resûlünü incitenlere, Allah dünyada ve âhirette lanet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır”[11] buyurulur. Kerbelâ katliamını yapanların fecî âkıbetini artık siz düşünün…

Burada küçük bir parantez açıp, bir konuyu daha dikkatinize sunmak istiyorum: Siyâsî iktidar hırsı,  asabiye sevdâsı,  mal mülk düşkünlüğü, makam mevkî iştihâsı,  beşerî zaaflar ve nefsânî arzular Sahâbe-i Kiram’ın evlatlarını bile ne hâle getirmiş, nasıl alçaklaştırmış ve ne büyük bir felâket çukuruna düşürmüştür.  Kerbelâ; bir kere daha kimin sülbünden geldiğinin değil, kimin emrine uyduğunun, kimin izini takip ettiğinin ve ne yaptığının önemli olduğunu bizlere çok net olarak göstermiştir. İşte Rey valisi kalabilmek için “belhum adal”[12] derekesine düşen Ömer bin Sa’d; Uhud Savaşın’nda Allah Resûlü(s.a.v.)’nü koruyan bir avuç yiğit sahâbîden birisi olan ve Uhud’un en zor saatlerinde gösterdiği üstün fedakârlık, cesaret ve ok atmadaki mahareti  sebebiyle Sevgili Peygamberimiz(s.a.v)’in ; At Sa’d! Anam babam sana feda olsun.”[13] takdir sözüne ve emsâlsiz iltifatına nâil olan tek sahabî, ilk Müslümanlardan ve “Aşere-i Mübeşşere”den[14] Sa’d ibni. Ebî Vakkâs Hazretleri(r.a.)’nın oğludur. Ancak Ömer bin Sa’d; dünyevî bir makamı elinde tutmak için, Hz. Hüseyin(r.a.)’in şan ve şerefini, ulviyet ve kutsiyetini bildiği hâlde Kerbelâ’da kendisini göz göre göre lânet kuyusuna ve Cehennem ateşine atmıştır.

Kerbelâ’da 8 Muharrem’e gelindiğinde, abluka iyice sertleşmiş, muhasara altında tutulan kafilede açlık ve susuzluk son raddesine varmış, Yezîd’in askerleri ise Hz. Hüseyin (r.a.) ve beraberindeki kişilere  müdâhale için yaptığı hazırlıkları tamamlamıştır.  Olayların seyri ve yaşanan gelişmeler sâdece Hz. Hüseyin(r.a.)’in değil, Ehl-i Beyt’in hepsinin katledileceği yönündedir. Kendi yanındaki insanların da katledileceğini anlayan Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz, onlara bir zarar gelmemesi için Yezîd’in adamlarına haber göndermiş ve; “Uygulanan kuşatmanın kaldırılmasını, Kûfe’ye gitmekten vazgeçtiklerini Hicaz’a geri döneceklerini” söylemiştir. Bu teklifi Ömer bin Sa’d uygun bulmuş, bu haberi Kûfe Vâlisine bildirmiş, ancak İbni Ziyad, Hz. Hüseyin(r.a.)’in teklifini kabul etmemiş ve Ömer bin Sa’d’a yazdığı ve olağanüstü yetkilerle donattığı Şemir bin Zilcevşen’le gönderdiği[15] mektupta; “Bîat alınmadığı takdirde harp et ve onları atlara çiğnet!” [16]  tâlimâtıyla ölüm emrini vermiştir.

9 MUHARREM PERŞEMBE: “TASUA GÜNÜ”

Rivâyetlere göre Tasua Günü  (9 Muharrem Perşembe günü)  ikindi vakti Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz,  çadırının önünde, elleri kılıcının kabzasında, başı da dizlerinin üstünde iken birazcık uykuya dalmış ve o sırada rüyâsında Allah Resûlü(s.a.v.)’nü görmüş[17]  ve bu rüyâda Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm Sevgili Torunu’na; “Bize geleceksin!” diye buyurmuştur.[18]     kendi yanına gelmekte olduğunu söylemiştir.  Bu sırada Yezîd’in askerleri arasında bir hareketliliğin başlaması üzerine Hz. Hüseyin (r.a.), kardeşi Abbas bin Ali (r.a.)’yi çağırıp; “Yanına birkaç kişi al, gidip bir sor ve durumu öğren!”  diyerek kardeşini Ömür bin Sa’d’a göndermiştir.  Ömer b. Sa’d, Kûfe Vâlisi İbni Ziyad’ın gönderdiği mektupta;  “Son kez bîata dâvet edilmesi, bîat verilmez ise hemen bütün kafileye müdahâle edilip herkesin öldürülmesi” tâlimâtının az önce geldiğini, hazırlıkların başlatıldığını ve bîat alınamazsa biraz sonra harekete geçileceğini Hz. Abbas(r.a.)’a söylemiştir.   Hz. Abbas (r.a.), durumu ağabeyi Hz. Hüseyin(r.a.)’e iletmiş, Hz. Hüseyin (r.a.) de Ömer b. Sa’d’a; 9 Muharrem’i 10 Muharrem’e bağlayan gece sabaha kadar mühlet istemiştir.[19]  Ömer b. Sa’d’da askerlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş ve ertesi güne kadar müsaade vermiştir.[20] Bu talep, Hz. Hüseyin(r.a.)’in bir gece daha fazla yaşama arzusu için değildir. Zîrâ Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz Ömer b. Sa’d’a; “Bu geceyi, Rabb’ime niyaz ve yakarışta bulunarak geçirmek” için mühlet istemiş, ayrıca yakınlarıyla son bir durum değerlendirmesi yapmasının faydalı olacağını da düşünmüştür…

Hz. Hüseyin (r.a.) o gece akrabalarını ve arkadaşlarını toplayarak güzel bir hutbe okumuş ve duâ ettikte sonra; “Size izin verdim, gece karanlığında savuşunuz! Her biriniz âilemden birinin elini tutarak şehirlere ve köylere dağılınız Cenâb-ı Hakk hepinize hayır ile mükâfat buyursun. Düşmanlar ancak beni istiyorlar. Bana galebe edince başkalarının ardına düşmezler!” demiş ve onların gecenin karanlığından istifâde edip gitmeleri için âdeta yalvarmıştır. Fakat gerek âile fertleri, gerek kardeş ve amca çocukları, gerekse arkadaşları bunu kabul etmemişlerdir. Onlar; Hz. Hüseyin(r.a.)’ı tek başına ölüme terk ederek kaçıp gitmeyi insanlıklarına, İslâmlıklarına ve asâletlerine aslâ yakıştırmamışlardır. Bu yola can-baş koyduklarını; kuvvetler arasındaki çok büyük dengesizlik olmasına rağmen kılıç ve ok kullanmadan Hz. Hüseyin(r.a.)’i düşmana terk etmeyeceklerini ve hep birlikte ölmek istediklerini dile getirmişler ve; “Biz bunu yapamayız. Allah (c.c.) göstermesin sana bir hâl olursa biz ondan sonra sağlık istemeyiz!” demişlerdir.[21]   Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz, Âkiloğullarına dönerek; “İçinizden Müslim’in daha önce şehit olması sizin için yeter. Siz savuşup gidiniz!” deyince, bütün akrabaları ve arkadaşları hep birden  “Seninle yola çıktık; senin başına ne gelecekse bizim için de düğün bayramdır.” sözünü hâl diliyle ifâde ettikten sonra hep bir ağızdan; “Yemin ederiz ki biz bunu yapamayız. Bize senden sonra yaşamak haramdır!” [22] diye haykırmışlardır.

Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz, o geceyi sabaha kadar; Kur’ân okuyarak, Allah(c.c.)’ı zikrederek, namaz kılarak, duâ ederek ve tövbe istiğfâr ile geçirmiştir.[23]

AYLARDAN MUHARREM, GÜNLERDEN CUMA, SENE 680: “ÂŞÛR”

10 Muharrem günü sabah namazını müteakip Kerbelâ sahrâsı günün ilk ışıklarıyla yıkanırken, bir tarafta bir avuç insan ve onları saran elli kat Yezîd askeri karşı karşıya mevzi almaya başlamıştır.[24]   Bu sırada, Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz; çadırları sıklaştırmış,  ipleri birbirine dolaştırmış, çevredeki odun ve kamışlardan da bir nev’i barikat yapmak için çukur yerlere yığdırmış, otuz ikisi süvâri, kırkı piyadeden ibâret olan fedâilerine[25] savaş vaziyeti aldırmış ve  “Vuruşmayı ilk başlatan biz olmamalıyız!” diyerek beraberindeki insanlara tâlimat vermiştir.

Cuma sabahı Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz devesine bindikten sonra ve önünde Mushaf olduğu hâlde Ömer b. Sa’d’ın komutasındaki Yezîd’in ordusuna yaklaşarak buraya geliş amacını anlatmıştır. Haklarında insaflı hüküm vermeleri hâlinde saâdete kavuşacaklarını ve üzerlerine yürümelerine gerek kalmayacağını, sözlerini dikkate almamaları durumunda ise istediklerini yapmakta serbest olacaklarını söylemiştir. Hz. Hüseyin (r.a) kendilerini dört taraftan kuşatan beş-altı bin kişilik Yezîd ordusuna hitâbını;

“Ben sizin iman ettiğiniz Muhammed’in torunu değil miyim?

Ben Haydâr-ı Kerrar İmam Ali’nin oğlu değil miyim?

Ben Cennet Kadınlarının efendisi Fatıma’nın oğlu değil miyim?

Ben Ehl-i Beyt’ten değil miyim?

İnş’Allah, Hakk galip gelecektir!”

 

sözleriyle bitirmiştir.[26]

Bu ardından Hür b. Yezîd’in zihninde ve yüreğinde Hak ile bâtıl mücâdelesi başladığı için Ömer b. Sa’d’a, Hz. Hüseyin(r.a.)’i işâret ederek;; “Allah sana doğru yolu göstersin, bu zât ile dövüşecek misin?” diye sormuş, o da; “Evet dövüşeceğim!” demiştir.   Sa’d ibni Ebî Vakkâs’ın oğlunun bu cevâbı üzerine  Hür b. Yezîd, vaktiyle Hz. Hüseyin(r.a.)’i ıssız ve susuz bir yerde konaklamaya mecbur etmekle ve onların yoluna set olmakla ne büyük bir hatâ yaptığını anlamış, kendi içinde başlayan fırtına ve gel gitler sonrası birden bir karar vermiş ve ; “Evlâd-ı Muhammed’e kılıç sallanmaz!” diye çarpan kalbinin sesini bir süre dinledikten sonra; “Yemin ederim ki kendi nefsimi Cennet ile Cehennem arasında muhayyer bırakıyorum ve Cennet’ten başka bir şey tercih edemiyorum!” diye haykırdıktan sonra atın mahmuzlayıp  Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in safına geçmiştir.[27]  O’nun yanına gelince;  “Allah beni sana fedâ etsin. Ey Resûlullah’ın Oğlu! Senin dönüşüne engel oldum ve seni burada tutan benim. Allah’a yemin ederim ki işin bu raddeye geleceğini bilmiyordum. Ben şimdi sana günahımdan tevbe ederek geldim. Artık ölünceye kadar senin yanında yer alacağım!  Bu kararım acaba tevbe-i nasûh olur mu?” demiştir.  Hz. Hüseyin(r.a.)’in de; “Allah seni affeder!” diyerek onu rahatlatmıştır.[28]  Ve Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in Sevgili Torunu Hz. Hüseyin (r.a.), Hür b. Yezîd’e  hitâben şunu söylemiştir: “İsmin yaşasın İnş’Allah!”   Ve böylelikle Hür b. Yezîd (r.a.), Kerbelâ’da şehâdet şerbetini içen ilk kişi olmuş[29], ebedî hürlüğü ve ölümsüzlüğü seçmiştir.

Ömer b. Sa’d’ın sancağını dikip ilk oku atmasıyla 10 Muharrem 61 /10 Ekim 680 günü Cuma sabahı çarpışma fiilen başlamıştır. Birbirine denk olmayan kuvvetler arasındaki mücâdele tam bir dram hâlinde devam etmiştir. Yezîd’in beş-altı bin askerden oluşan ordusu karşısında, yalnız 73 kişiden ibaret olan Hz. Hüseyin (r.a.) ve taraftarları günlerdir çölde çektikleri susuzluk sebebiyle bitkin bir hâlde kılıç sallamışlardır…

Hz. Hüseyin (r.a.), savaşa başlarken otuz iki süvâriyle kırk piyadeden oluşan fedâilerinin her biri kahramanca çarpışarak tek tek şehit olmaya başlamış ve kısa sürede sayıları gitgide azalmıştır… O gün Kerbelâ’da; vicdansızlık, vahşet ve katliam fırtına olup esmiştir…

 10 Muharrem günü Ehl-i Beyt’in ilk solan çiçeği Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in büyük oğlu ve Allah Resûlü(s.a.v.)’ne en çok benzeyen evlâdı Ali Ekber (r.a.) olmuştur.  Bu dayanılmaz acının arasına üç yaşındaki oğlu Abdullah’ın şehâdeti de eklenmiştir.[30] O zor saatlerin hengâmesinde çarpışması sürerken, üç yaşındaki Abdullah çadırdan çıkmış, kılıç sallayan babasını görünce her zaman yaptığı gibi koşup O’na sarılmak istemiş, iki “Gül” goncası şefkat ve muhabbet duygularıyla kucaklaşacakken baba ile oğlu bir zâlim bir ok ayırmış ve Yezîd’in askerlerinin attığı oklardan biri küçük Abdullah’ın boğazına saplanmıştır.  Hz. Hüseyin(r.a.)’in avuçları küçük yavrusunun boğazından akan kanla dolup taşmaya başlamış, çâresiz baba bir bez parçasıyla oğlunun boğazını sarmaya çalışmaktan başka bir şey yapamamış[31]  ve üç yaşındaki küçük Abdullah da şehâdete şehbâl açmıştır. Hz. Hüseyin(r.a.)’in hasta yatağında ateşler içinde yatan oğlu Ali Asgar (Zeynel Abidin) dışındaki evlatlarının, kardeşlerinin, yeğenlerinin, amcazâdelerinin ve yârânlarının  hepsi şehitler kervanına katılmıştır. Ve peş peşe Hz. Hasan(r.a.)’ın mahdumları 13 yaşındaki Kâsım (r.a.), Ebu Bekir  (r.a.); baba bir kardeşleri Abbas (r.a.),  Câfer (r.a.),  Abdullah (r.a.),  Osman (r.a.),  Muhammed (r.a.) ve Ebû Bekir (r.a.);  amcazâdeleri Abdullah bin Câfer (r.a.)’in iki oğlu olan Avn  (r.a.) ve Muhammed  (r.a.); Ebû Tâlib’in oğlu Âkil (r.a.)’in çocukları Câfer (r.a.),  Abdurrahman  (r.a.) ve Abdullah (r.a.);   Âkil (r.a.)’in torunu Müslim (r.a.)’in oğlu Abdullah (r.a.) ve Âkil (r.a.)’in torunu Ebû Sâid (r.a.)’in torunu Muhammed  (r.a.) yiğitçe vuruşup aslanlar gibi cenk ederek şehâdet makamına yükselmiştir.[32]

 

“DÜŞTÜ HÜSEYN ATINDAN SAHRÂ-YI KERBELÂ’YA”

Savaşı sonlarına doğru artık kılıç sallamaktan yorgun düşen; açlık, susuzluk, çöl sıcağı ve yaşadığı dayanılmaz elemlerden dolayı bitkin hâle gelen, aldığı çok sayıda kılıç darbelerinden ötürü atından düşen ve çok az sayıda kalan başında piyâde olarak savaşırken;  “Heyhât mine’z-zille” (Zillet bizden uzaktır)  diye haykırıp zâlimlere meydan okumuş ve aslanlar gibi vuruşmaya devam etmiştir…

Yezîd’in askerleri, Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’i teke tek vuruşmada öldüremeyeceklerini anlamıştır.  Bu durumu gören Şimir b. Zilcevşen, bir bölükle gelip Hz. Hüseyin (r.a.) ile harem çadırları arasına girmiştir. Bu kalabalık grup, Hz. Hüseyin(r.a.)’in etrafını dört bir yandan sardıktan sonra hücum etmeye başlamış ve alçak Şimr O’nun sırtına bir hançer saplamıştır. Hz. Hüseyin’in etrafındaki kuşatma çemberi giderek daralırken Husayn b. Nümeyr yakın mesafeden bir ok atıp boynundan yaralamış, Zür’a b. Şerîk ve Haveley b. Yezîd de O’na üst üste kılıç darbeleri indirmiştir…  Cübbesiyle, kınalı saçlarıyla ve başındaki sarığıyla kurbanlık bir koçu andıran ve vücudunun her tarafından kanlar akan, Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’e Sinan b. Enes bir mızrak saplayıp yere düşürmüş ve sonra da atından inerek önce saçlarını, sonra da Allah Resûlü(s.a.v.)’nün in öpmeye kıyamadığı o mübarek başını kesmiş[33] ve Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz de “Şehitleri ser çeşmesi” olarak şehadet şerbetini içmiştir. 57 yaşında şehit edilen Hz. Hüseyin (r.a.)’in bedeni kızıl bir gülşene dönüşmüş; mübârek vücudunda nice ok yaralarının dışında 33 mızrak, 34 kılıç yarası ve sayısız darbe izlerini bedeninde taşıyarak[34] Dedesi Aleyhisselâtü Vesselâm’ın dâvetini yerine getirmek için Hakk’a yürümüştür.

Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’e son darbeyi vuranlar; Şimir b. Zilcevşen, Husayn b. Nümeyr, Zür’a b. Şerîk, Haveley b. Yezîd ve Sinan b. Enes isimli bu şeddeli alçaklar olsa da, bu herîf-i nâşeriflerin yanında saldıran Ömer b. Sa’d’ın beş bin kişilik çapulcu ordusu, onların ardında Kûfe Vâlisi kuduz kelp Ubeydullah b. Ziyad ve hepsinin arkasında ise zâlim Emevî yönetimi ve Yezîd lanetullah vardır.

Kerbelâ’da yaşanan bu korkunç katliâm, vukû bulduğu günden beri kalbimize bir hançer gibi oturmuş ve devamlı kanayan bir büyük gönül yarası olmuştur. O günden bugüne Kerbelâ fâciasını ve Hz. Hüseyin(r.a.)’in şehâdetini anlatmak için pek çok maktel, mersiye, ağıt ve muharremiye kaleme alınmıştır. Koniçeli Kâzım Paşa da “Kerbelâ Mersiyesi” diye meşhur olan ve yaşananları çok içli mısralarla tasvîr ettiği bir şiir kaleme almış, bu maktelin ilk bölümüne;

“Zâlimler el urup hep şimşîr-i can rübâya,

Kasd ettiler serapâ evlâd-ı Mustafâ’ya…”

diye başlamış ve şiirin her kıt’asının nakaratında, “Reyhanetü’n-Nebî”nin Kerbelâ toprağına düşmesini

            “Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ’ya,

            Cibrîl da haber ver Sultân-ı Enbiyâ’ya…”

dizeleriyle anlatırken okuyan herkesin yüreğini yakmış ve gönül tellerini titretmiştir.

Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in şehâdetinin ardından savaş sona ermiş, çadırlar yağmalanmış ve harem çadırında ateşler içinde ağır hasta  olarak yatan Ali Asgar / Zeynel Âbidin’nin öldürülmemesi,  Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimiz’in son kalan goncasının  solmaması ve Yezîd’in askerlerinin kılıç darbelerine mâruz kalmaması için; Şühedâ-i Kerbelâ kadar cesur, korkusuz ve kahraman bir seyyide olan  Hz. Hüseyin  (r.a.) Efendimiz’in bacısı Hz. Zeynep (r.anha) yeğeninin üstüne kapanmış; bu sırada çadıra gelen Ömer b. Sa’d’a; Sa’d ibni Ebî Vakkas’ın Allah Resûlü(s.a.v.)’nü korumak için yaptıklarıyla, kendisinin Ehl-i Beyt-i Mustafâ’nın neslini kurutmak istemesiyle düştüğü durumu hatırlatmış ve; “Bu kadar canımızı aldığın yetmez mi, bu hasta çocuğa kılıç çalmak revâ mıdır? Bu hangi dîne, hangi insanlığa, hangi erkekliğe sığar!” diye ağlayarak haykırması üzerine Sa’d ibni Ebî Vakkas’ın oğlu; “Bu kadınların çadırına kimse girmesin ve bu hasta çocuğa taarruz olunmasın, bunların her nesi alınmışsa geri verilsin!”[35]  diye günah çıkarmaya çalışmış ve Yezîd’in yaratıklarının Zeynel Âbidin’i öldürmesine engel olmuştur.[36]  Allahu âlem Hz. Hüseyin (r.a.); âile efradından kız kardeşi Hz. Zeyneb(r.anha)’i ve hasta olan evlâdı Zeynel Abidin’i tarihe şahitlik etsinler, Kerbelâ’yı bizlere anlatsınlar, dünyaya Hüseyni kıyamı duyursunlar diye götürmüştür.

Hz. Zeynep (r.anha); şahsiyeti, vakarı, cesâreti ve  hitâbıyla Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’in torunu, Hz. Fâtımâ  (r.anha) Anamızın ve Hz. Ali (k.v) Efendimiz’in kerimesi, Hz. Hüseyin (r.a.)’in kız kardeşi olduğunu  duruşu, davranışı, cesâreti, asâleti ve hitâbetiyle bütün cihana göstermiştir.  Ve Allah(c.c.)’ın izni ve inayetiyle, Hz. Zeynep (r.anha); Zeynel Âbidin Hazretlerinin üzerine kapanarak ve kendi bedenini ona kalkan yaparak Son “Gül” Goncası’nın da hayatta kalmasına vesîle olmuş ve Ehl-i Beyt-i Mustafâ’nın “Seyyid” nesli de Ali Asgar / Zeynel Âbidin(r.a.)’den devam etmiştir.

Kerbelâ’da vuku bulan bu katliamın başlamasıyla bitmesi sadece yarım gün sürmüş ve 23’ü Ehl- Beyt-i Mustafâ’ya mensup 73 yiğit şehâdete yürürken Yezîd’in askerlerinden ise 88 kişi telef olmuştur.[37]  Bâzı kaynaklarda Hz. Hüseyin(r.a.)’in ve bâzı şehitlerin cansız bedenlerinin nerdeyse tanınmaz hâle gelinceye kadar atların ayakları altında çiğnetildiğine dâir akıllara durgunluk veren, inanılması zor bir rivâyet de nakledilmektedir.[38]

Ömer b. Sa’d ve askerleri Kerbelâ’da iki gün daha kalmış, kendi askerlerinin cenazelerini defnettikten sonra, Şühedâ-i Kerbelâ’nın cesetlerini açıkta bırakıp, esir ettikleri çocukları, kızları ve kadınları ve bedenin ayırdıkları 18 şehîdin başlarını da yanlarına alarak Kûfe’ye gitmişlerdir.  Hz. Hüseyin (r.a.) ve 72 şehidin cenazeleri ise, Yezîd’in adamlarının oradan ayrılmasından bir gün sonra bu bölgede oturan Benî Esed Kabilesi mensuplarından Gadiriyye köylüleri tarafından “Hâir” denilen mevkîde toprağa verilmiştir.[39] Şühedâ-i Kerbelâ’nın defnedildiği bu bölge kısa zamanda bir ziyâretgâh hâline gelmiştir…

 (Devam edeceğiz)

                                                                                            Dr. Mehmet GÜNEŞ

 

Son Bölüm:

“Kerbelâ’nın Günümüze Bakan Yönleri, Kerbelâ’yı Anmak Değil Anlamak Gerekir ve Hüseynî Duruş”

[1] TDV İslâm Ansiklopedisi, XXV, 271

[2] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ,, III, 230

[3] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 126

[4] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 232

[5] Prof. Dr. Mahmud Kaya, Ağıt yahut Ferhât

[6] Nîsâ, 4/93

[7] Mâide, 5/32

[8] Tirmîzî, Menâkıb, 31

[9] Azhâb, 33/33

[10] Şûrâ, 42/23

[11] Azhâb, 33/57

[12] A’râf, 7/179

[13] Buhârî, Feżâîlü aśĥâbi’n-nebî, 15; Müslim, Feżâîlü’s-sahâbe, 41-42

[14] Cenet’le müjdelenen on sahâbî

[15] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 129

[16] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 233

[17] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 130

[18] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e.,  III, 234

[19] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 131

[20] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 234

[21] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ , III, 234

[22] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 234-235

[23] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 234

[24] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 135

[25] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 235; Atlı sayısı yirmi üç olarak da verilmiştir. (Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 143)

[26] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 235-236

[27] TDV İslâm Ansiklopedisi, XVIII, 520

[28] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 237-238

[29] TDV İslâm Ansiklopedisi, XVIII, 494

[30] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 248

[31] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 148

[32] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 248-249

[33] TDV İslâm Ansiklopedisi, XVIII, 520

[34] Ahmet Cevdet Paşa, Kısâs-ı Enbiyâ, III, 250-251

[35] Ahmet Cevdet Paşa, a.g.e., III, 251

[36] TDV İslâm Ansiklopedisi, XVIII, 520

[37] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, Kerbelâ, 151

[38] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 153

[39] Prof. Dr. Hüseyin Aygül, a.g.e., 153

REKLAM ALANI

(728x90px)

Esnek veya Sabit Ölçü Verebilirsiniz.
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
Yorum Yok
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

Sitemizde Yayınlanan Haber,Köşe Yazısı,Fotoğraf ve Videoların Telif Hakları AFŞİN MERKEZ YAYIN GURUBU'na aittir.e-mail: afsinmedyacenter@gmail.com