reklam reklam reklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklam reklam
reklam reklam reklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklam reklam

“ALPERENLER BİR AŞILMAZ DAĞDILAR” – I

Yayınlanma Tarihi : Google News
“ALPERENLER BİR AŞILMAZ DAĞDILAR” – I

Bu yazı, 1980 öncesinin kadim ülkücüleriyle

 ‘Eylül’ün Kırdığı Güller”in ideâllerini ve

düşüncelerini ifâde sadedinde kaleme alınmıştır.

 

Alperenler; Mekke’de doğan, Hira’da yükselen, Medîne’de devlet hâline gelen ve inşâ ettiği eşsiz medeniyetle gönülleri fetheden îmân nûruyla; Türkistan’da tarih sahnesine çıkan, İslâm’la müşerref olup Muhammedî sevdâlarla buluşan, Kur’ân aşkıyla çağlayıp coşan ve İ’lâ-yı Kelîmetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü rehber edinerek aslî kimliğine kavuşan bu aziz milletin kader çizgisinin kesiştiği yerde açan Hilâl çiçekleridir.

Alperenler; mahlûkat içinde insan, insanlar içinde Müslüman, Müslümanlar içinde bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk olarak yaratılmaktan, Gâye İnsan-Ufuk Peygamber Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz’e ümmet olma şerefine erişmekten, şühedâ yurdu vatanımızda Ay-Yıldızlı muazzez bayrağımızın âsûde gölgesinde  yaşamaktan dolayı bahtiyârlığını ifâde etmeye kelimelerin yetersiz kalacağını bilen ve bu lütf u ihsanlar için Yüce Rabbimize sonsuz hamd ü senâlarda bulunan asrımızın gâzî dervişleridir.

Alperenler; Rahmân ve Râhîm olan Allah’ın (c.c.) emrettiği istikâmette bir hayat yaşayan, “Âlemlere rahmet”[1] olarak gönderilen İki Cihan Serverimiz‘in (s.a.v.)’in sünnet-i seniyyelerini hayatına taşıyan, kalplere “Gül” yaprağıyla sevgi döşeyen, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”[2] âyet-i kerîmesini düstûr edinerek diliyle kalbi arasındaki mesâfeyi ortadan kaldırmayı amaçlayan, kāliyle hâlini birleştiren gönül erleridir. ‘Onlar’; hâl diliyle konuşan, tebliğini yaşantısıyla-söylediklerini yaptıklarıyla konuşturan, ‘Türk’ün İslâm Dâvâsı’na olan sadakât fermânını kanlarıyla imzalayıp, canlarıyla mühürleyen, destan kadar güzel, şiir kadar çarpıcı bir mâzîden tevârüs ettiği bütün ulvî değerleri günümüze ulaştıran isimsiz destan kahramanlarıdır.

Alperenler; alpliği Sultan Alpaslan ve Yavuz Sultan Selim Han’dan, erenliği ise Hoca Ahmet Yesevî’den (k.s.) ve cümle gönül sultanlarından alan, dünya ve âhiret dengesini tesis etme yolunda aşkı hâkim kılmak için akla aşkla abdest aldırıp “Aşk-ı Hakîki”nin yolunu bulan ve insanlığı îman çağına ulaştıracak semâvî bestelerle âleme nîzam vermek için gönül fethinin gereğini yerine getirirken bileğinin hakkını da veren gani gönüllü koç yiğitlerdir.

Alperenler; emdiği sütün, içtiği suyun, yediği ekmeğin, bastığı toprağın, astığı bayrağın hakkını veren, kalbinin nabzını lîsânına döken, İlâhî aşkın çilesini seve seve çeken, tevârüs ettiği muhteşem medeniyetin tarihî sorumluluğuna sâhip çıkan serdengeçtilerdir. ‘Onlar’; “günün adamı” olma yerine “tarihin ve milletin hayırla yâdettiği insan” olma cehdini ve azmini gösteren, kandilleri sönmeye yüz tutmuş bir kubbenin rûhunu yüreğiyle ateşleyen, kendimize ait mukaddes rüyâları görmemiz için büyük ülkülere sâhip olmamız gerektiğini söyleyen ve yeniden câmi merkezli bir medeniyet inşâ etmeyi gâye edinen ülkü devleridir.

Alperenler; vezinsiz bir dünyada yaşayan, fakat hayatın “Gül” kokulu kafiyesi olmak isteyen, bir duâ yüceliğindeki, bir duygu inceliğindeki, bir sülüs hat zarafetindeki ulvî ideâlleri yüreklerinde besleyen, mukaddes mefkûrelerinin nurânî güzelliklerini “akleden kalp”[3] ile süsleyen îman fedâileridir. ‘Onlar’; gözlerinde hünkâr tuğrasına özlemin gülümsediği, bakışlarına Evlâd-ı Fâtihan hüznünün çöktüğü, yüreğini “Ülkü denen nazlı gelinin” yaktığı değerler manzûmesini ‘ilim, îmân, amel ve hâl’ ölçüleriyle meczederek; ‘mü’min, mütedeyyin, muvahhid ve mücahit” sıfatlarıyla yoğurarak “gâzi-derviş” parantezinde birleştiren inanç âbideleridir.

Alperenler; yarınların köklerinin dünde saklı olduğunu bilen, istikbâlin bugün üzerine inşâ edilmesi gerektiği şuurunda olduğu için, bugünün dün üzerine mebnî olduğunu fehmeden ve Cumhuriyet’e varmak için Osmanlı’dan ve Selçuklu’dan, Selçuklu’ya vâsıl olmak için de Hunlardan ve Göktürklerden geçilmesi gerektiğini idrâk eden kesintisiz bir tarih şuurunun sâhibidirler.

Alperenler; geçmişten geleceğe kapılar açıp köprüler kuran, ihtişamlı bir mâzîyi muhteşem bir âtîye taşıma sorumluluğunu yüreğinde duyan, Allah (c.c.) hatırından daha üstün bir hatır, vatan ve millet menfaatinden daha yüksek bir menfaat tanımayan, düşüncelerini tarih şuuruna yaslayan, hayallerini umutlarla besleyen, Kur’ânî ülkülerini Tûranî sevdalarla süsleyen Horasan erenleridir.

Alperenler; hayatı kavrayış açısından İslâm merkezli, tarih şuuru ve mensubiyet duygusu bakımından milliyetçi, medeniyet tasavvurları, millî kültür anlayışları ve ideâlistlikleri sebebiyle ülkücü, sosyolojik zâviyeden tekâmüle açık ve muassır bir düşüncenin müntesibidirler. Alperenler; “tekâmül hayatın temel kâidesidir” ilkesinin yanında, temel değerlerin hiç değişmemesinin de hayatın bir başka değişmez kuralı olduğuna yürekten inanırlar. “Bekâ içinde yenilenme, yenilenme içinde bekâ[4] esasları dâhilinde, ‘değişmez temel değerlerimizi’, “pörsümez yenilerimizi” tekâmülün dinamosu yaparak, kültür kodlarımızı bozmadan, yâni “Değişerek aynı kalmak, ya da aynı kalarak değişmek”[5] düsturuyla gelişimi benimserler. Bu sebeple alperenler; kimliğini ve kişiliğini inkâr etmeden, eğilmeden, bükülmeden, inançlarına gölge düşürmeden, basit dünyevî hesaplar, makamlar ve menfaatler için başkalaşım geçirmeden, ideâllerini unutmadan, kalplerini ve beyinlerini midelerinin emrine vermeden hayat süren ideâlist insanlardır.  Alperenler; inançlarını nakzetmeden, üç günlük dünya için bırakın nâmerde, merde bile muhtaç olmadan da “sırât-ı müstakim” üzere bir hayat yaşanabileceğini cümle âleme gösterdiler gösterirler… Alperenler; aslâ, mevsimlik ideâlist, sentetik milliyetçi, seyyar kıbleli muhafazakâr, fason dâvâ adamı, rüzgâr gülü mefkûreci, cihatsiz mücâhit ve rozeti yüreğinden büyük insan olmadılar / olmazlar…

Alperenler; İslâm’ın topyekûn bir hayat nizâmı olarak kabul edilmesi ve her hâlimizin Hakk’a tâbî olması gerektiğini idrâk ve ikrâr ederler. İslâm’ı hayâtımıza göre değil, hayâtımızı İslâm’a göre tanzîm ve târif etme mecbûriyet ve mükellefiyetimizi her zaman ve her zeminde açıkça belirtirler. Alperenler; “İslâm’ı kurtarma” yanlışlığına düşmeden, ‘İslâm’la kurtulma’ şuuruyla îman ve kıyâm ederler. Aksiyonsuz bir îmana düşüncelerinde aslâ yer vermezler, “Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir” diyerek, fikirde aksiyon ararlar. “Aksiyon düşmanı fikir adamı, dişleri sökülmüş ve pençeleri törpülenmiş bir sirk aslanı kadar merhamet telkin edicidir.”[6]  hükmüne yürekten inanırlar.

Alperenler; insanlığı îman çağına ulaştıracak İlâhî müjdelere hâdim olan, üç asırdır süren idbârımızı ikbâle çevirecek yolun Ehl-i Sünnet ölçüsüyle şekillenmiş bir hayat nîzâmı olduğunu bilen, bu amaçla Türk-İslâm Medeniyeti’nin yeni baştan inşâ ve ihyâsı gayretine her şeyini âmâde kılan Ay-yıldızlı mücâhitlerdir. ‘Onlar’; iç içe girmiş dairelerin merkezinden başlayıp çevreye doğru ‘nefis-aile-cemiyet-millet-ümmet ve beşeriyet’ plânında İslâm’da yeniden dirilişimizi hedefleyen ve bu halkaların hepsini içten dışa kucaklayan ideâlist kadrolardır.

Alperenler; İslâm parantezindeki milliyetçilik anlayışını benimserler. Sınırlarını Kur’ân’ın çizdiği bu anlayışta, milliyetçiliğe göre İslâm değil, İslâm’a göre milliyetçilik tarif edilir. Milliyetçilik, “ümmet içindeki milletin fazîlet ve hizmet yarışı” olarak görülür.

Alperenlerin rûhî muhtevâya bağlı bu milliyetçilik idrâki; “metbûluğu rûha, tâbîliği bedene veren” bir anlayış olup, milliyetçiliği içi Kevser’le dolu bir kâse şeklinde görür, kıymeti kâseye değil muhtevâya verir. Alperenler; muhabbete, hürmete ve uhuvvete dayanan; nefrete, şiddete ve zulmete istinât etmeyen, “Mü’minler ancak kardeştirler”[7] âyet-i kerîmesine, “Kişi kavmini sevmekle kınanamaz”[8] temel kâidesine ve Ne Arap’ın aceme ne beyazın siyaha üstünlüğü bulunmadığı, üstünlüğün yalnız takvâda olduğu[9] Nebevî ölçüsüne bağlı fıtrî ve müspet bir milliyetçilik anlayışına sâhiptirler.

                                                                                     Dr. Mehmet GÜNEŞ

                                                                                          (Devam edecek)

[1] Enbiyâ, 21/107

[2] Hûd, 11/112; Şûrâ, 42/15

[3] Kaf, 50/37

[4] Ahmet Cevdet Paşa

[5] Ahmet Hamdi Tanpınar

[6] Necip Fâzıl Kısakürek, Hücum ve Polemik, Fikir Öfkesi, 44

[7] Hucurât, 49/10

[8] Hanbel, Müsned, IV, 107; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VI, 244

[9] İbrahim Canân, Kütüb-i Sitte, II, 304, V 539, VI, 173

reklam

YORUM YAP