


Her mevsimi başka güzel benim memleketimin. Baharda yeşile keser ovaları, yazın güneşle parlar dağları. Kışın kar örtüsüne bürünür evleri, yolları; sonbaharda sarının en güzel tonlarıyla sessizce anlatır hikâyesini. Afşin’im benim… Her köşesinde bir hatıram, her yolunda geçmişim, her manzarasında içime işleyen bir sevdam var.
Bir fotoğraf sanatçısı olarak az gezmedim bu toprakları. Dağlarını dolaştım, vadilerinde yürüdüm, tarihî mekânlarının önünde durup geçmişin sesini dinledim. Bazen bir taşın üzerindeki izde takılı kaldı gözüm, bazen rüzgârın savurduğu bir yaprağın peşinden gitti objektifim. Her güzelliğini fotoğraflamak istedim Afşin’in. Çünkü biliyordum, insanın doğup büyüdüğü topraklara duyduğu sevgi, anlatmakla bitmiyor.
Afşin benim için bir memleketten ibaret değil. Bir tutkunun ötesinde, içimde taşıdığım bir sevda. Nereye gidersem gideyim, hangi şehirde uyanırsam uyanayım, dönüp dolaşıp geldiğim yer yine burası. Dağlarının silueti, sokaklarının tanıdık yüzü, toprağının kokusu… Hepsi başka bir yerden dokunuyor insana.
Tarihin derinliklerine uzanıyor bu toprakların hikâyesi. Başta Ashab-ı Kehf olmak üzere nice hatırayı saklıyor bağrında. Yassı Höyük’te geçmişin izleri, Marabuz’da eski zamanların sessizliği, Hurman Kalesi’nde yüzyılların yorgunluğu var. Tarihî İpek Yolu üzerindeki Kuruhan ise gelip geçen kervanların, uzak diyarlara uzanan yolların hatırasını taşıyor. Her birinin önünde durduğumda, yalnızca bir yapıya bakmıyorum; geçmişle bugün arasında kurulan köprüyü görmeye çalışıyorum.
Bir de Hurman Çayı var… Suyunun sesine kulak verdiğinizde başka bir dünyaya açılıyor insan. Baharda ters lalelerle renklenen doğası, dağların arasından uzanan manzaraları, mevsimden mevsime değişen yüzüyle görülmeye değer bir coğrafya burası. Her gelişimde başka bir ayrıntısını fark ediyorum. Meğer insanın bildiğini sandığı yerlerde bile keşfedilmeyi bekleyen ne çok güzellik varmış.
Şimdi sonbahar…
Hüzün desem, önce sararmış yapraklar geliyor gözümün önüne. Dallarında tutunacak son bir yer arayan yapraklar, hafif bir rüzgârla kopup toprağa düşüyor. Bir zamanlar yeşilin binbir tonuyla dolu ağaçlar, şimdi sarıya ve kahverengiye çalıyor. Doğa, sessizce değişiyor; hiçbir şey söylemeden anlatıyor zamanın geçişini.
Elimde fotoğraf makinem, Afşin’in farklı noktalarında dolaşıyorum bu günlerde. Bazen bir ağacın altına düşmüş yapraklarda duruyor gözüm, bazen uzakta sislerin arasına karışan tepelerde. Kimi zaman bir derenin kıyısında, kimi zaman sessiz bir patikada yakalıyorum sonbaharın izini. Her karede başka bir duygu, her manzarada başka bir hatıra saklı.
Fotoğraf çekmek, benim için yalnızca gördüğümü kaydetmek değil. Bazen çocukluğuma dönmek, bazen unuttuğumu sandığım bir anıyı yeniden bulmak. Bazen de kelimelerin anlatmaya yetmediği bir duyguyu, tek bir kareye sığdırmaya çalışmak.
Afşin’in sonbaharını fotoğraflarken bunu bir kez daha anlıyorum. Sararan yapraklarda yalnızca mevsimin değişimini görmüyorum. Geçen yılları, geride kalan günleri, bir daha dönmeyecek zamanları da görüyorum. Her yaprak düşüşünde biraz geçmiş, biraz özlem var. Ama bütün bu hüznün içinde, insana iyi gelen bir güzellik de saklı.
Çünkü sonbahar, bitişin olduğu kadar yenilenmenin de mevsimi. Ağaçlar yapraklarını bırakıyor toprağa; ama köklerinden vazgeçmiyor. İnsan da öyle değil mi? Zamanla çok şey değişiyor hayatında. Yollar ayrılıyor, yüzler eksiliyor, hatıralar eskiyor. Fakat insanın kök saldığı topraklara duyduğu sevgi, kolay kolay eksilmiyor.
Benim köklerim burada. Bu dağlarda, bu ovalarda, bu tarihî mekânlarda; çocukluğumun izlerini taşıyan yollarda. Afşin’in her karışında bulduğum bir şey var kendimden. Bu yüzden her gelişimde yeniden bakıyorum memleketime. Sanki ilk kez görüyormuşum gibi…
Ve şimdi, sonbaharın sarı yaprakları arasında dolaşırken bir kez daha anlıyorum: Bazı güzellikler yalnızca gözle görülmüyor, yürekte de hissediliyor.
Benim Afşin’im, her mevsim başka güzel. Baharda umut, yazda bereket, kışta sabır, sonbaharda hüzün… Hangi mevsimde gelirsem geleyim, aynı sevdayla bakıyorum sana. Çünkü sen benim için yalnızca fotoğrafını çektiğim bir memleket değil, her karesinde kendimi bulduğum bir ömür hikâyesisin.
*
Mehmet Gören



