

Özellikle dini kimlikleriyle öne çıkan insanların bu hakikati her şeyden daha fazla dikkate almaları gerekir. Çünkü insanların dine ilişkin kanaatlerinin oluşmasında, din adına konuşanların sözlerinden çok; eylemleri, davranışları, tutumları ve temsil biçimleri etkili olmaktadır. Bir başka ifadeyle, dini kimliğiyle toplum önünde bulunan herkes, yalnızca kendisini değil, aynı zamanda temsil ettiğini düşündüğü değeri de temsil etmektedir.
Bu nedenle onların sorumluluğu diğer insanlara göre bir kat daha fazladır. Söyledikleri bir söz, yaptıkları bir davranış, sergiledikleri bir tutum; insanların dine, dindarlara ve dini değerlere bakışını olumlu veya olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
Geçmiş dönemlere baktığımızda, özellikle 1980’li ve 1990’lı yıllarda dini kimliğiyle öne çıkan insanların toplumdaki güvenilirlik algısının oldukça yüksek olduğunu söyleyebiliriz. O dönemlerde, “Dini kimliğiyle öne çıkan, polisine ve askerine silah doğrultan bir insan gösteremezsiniz. Devletine ihanet eden, kamu malına el uzatan, milletin emanetine ihanet eden birini gösteremezsiniz.” demek çok daha kolaydı. Çünkü dini kimliğin beraberinde getirdiği ahlaki sorumluluk ve temsil hassasiyeti toplumda güçlü bir karşılık buluyordu.
Bugün ise aynı cümleleri aynı rahatlıkla kurmak ne yazık ki mümkün olmayabiliyor.
Burada meselenin yalnızca dine veya dini değerlere yönelik dışarıdan gelen eleştirilerle açıklanamayacağını düşünüyorum. Asıl sorgulanması gereken husus, dini kimliğiyle öne çıkan insanların temsil noktasında gösterdikleri hassasiyetin zaman zaman zayıflamış olmasıdır. Çünkü bir insanın şahsi kusuru, taşıdığı dini kimlik sebebiyle sadece kendisiyle sınırlı kalmayıp daha geniş bir anlam kazanabilmektedir.
Bu sebeple dini kimliğiyle öne çıkan insanların söz ve davranışlarına daha fazla dikkat etmeleri gerekir. Çünkü onlar için temsil, sadece bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda bir emanet ve sorumluluk meselesidir.
Dinin doğruluğu ve hakikati, elbette insanların davranışlarıyla ölçülemez. Ancak insanların dine bakışı çoğu zaman o dini temsil ettiğini düşündükleri insanların davranışları üzerinden şekillenir. Bu nedenle dini kimliğiyle öne çıkan herkes, kendi davranışlarının başkalarının dine bakışını nasıl etkileyebileceğini hesaba katmak zorundadır.
Çünkü bugün bir insanın yaptığı yanlış, yalnızca “onun yanlışı” olarak görülmeyebilir. Eğer o kişi dini kimliğiyle öne çıkıyorsa, yaptığı yanlışın faturası bazen bütün dindarlara, hatta doğrudan dine kesilebilmektedir.
İşte tam da bu yüzden, dini kimliğiyle öne çıkan herkesin kendisine şu soruyu sık sık sorması gerekir:
“Benim sözüm, benim davranışım, benim hayatım; temsil ettiğim değeri insanlara sevdiriyor mu, yoksa ondan uzaklaştırıyor mu?”
Bu sorunun cevabı, yalnızca kendi şahsımızı değil, temsil iddiasında bulunduğumuz değerlerin toplumdaki itibarını da ilgilendirmektedir.
Tekrar ifade ediyorum:
Dinler, inananlarının elinde değer kazanır veya değersizleşir.
Ben bunu sadece bir tespit olarak değil, bir inanan olarak bütün hücrelerimle inanarak söylüyorum. Dini temsil etmek, büyük bir iddia olduğu kadar büyük bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun hakkını vermek ise sözden önce hal ile, davranışla ve ahlakla mümkündür.
*
Ramazan Tahiroğlu


