

Televizyonu açıyoruz: Dizilerde ahlaksızlık ve ölçüsüzlük… Gazetelere bakıyoruz: Soygun, gasp, aile içi şiddet, cinayet…
Her gün biraz daha ürküyor ve ister istemez aynı sorunun cenderesine düşüyoruz: “Ne oluyor bize?”
Sevginin, komşuluğun, merhametin ve şefkatin harcıyla yoğrulmuş bir toplumdan; öfkenin, tahammülsüzlüğün ve şiddetin sıradanlaştığı bir ortama nasıl geldik?
Bunun psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sebepleri elbette bilimsel olarak araştırılmalı; ailenin zayıflaması, sosyal medyanın tahribatı ve tüketim kültürü etraflıca masaya yatırılmalıdır. Ancak meselenin bir de vicdan ve inanç boyutu var ki, asıl yüzleşmemiz gereken yer tam olarak burasıdır.
Çocukken bir tarla faresini öldürmüştüm. Sonra yuvasındaki minik yavrularını gördüm. O küçücük canlıların annesiz kaldığını anladığım an, içimde tarif edilemez bir sızı duydu. Belki sıradan bir çocukluk anısıydı ama benim hayatımın en büyük dersine dönüştü. O günden sonra hiçbir canlıya bilerek zarar vermemeye çalıştım.
Çünkü insanın içinde merhamet varsa, bu yalnızca insanlara değil, var olan her şeye yansır. Bir canlıyı incitmekten sakınan insan; bir insanın kalbini kırmaktan çekinir, öfkelendiğinde kendini frenler, gücünü zulüm için değil, adalet ve şefkat için kullanır.
Peki, bugün kendisini Müslüman olarak tanımlayan bizler, inancımızı hayatımıza ne kadar taşıyoruz?
“Müslümanım” diyoruz.
Ama namaz hayatımızda yok.
“Müslümanım” diyoruz.
Ama helal ve haram konusunda çıkarımıza göre hareket ediyoruz.
“Müslümanım” diyoruz.
Ama insanlara karşı kaba, kırıcı ve öfkeli olabiliyoruz.
“Müslümanım” diyoruz.
Ama kavga ediyor, hakaret ediyor, başkasının hakkına göz dikiyoruz.
“Müslümanım” diyoruz.
Ama haram kazançtan sakınmıyor, kul hakkını yeterince önemsemiyoruz.
Bazen de çocuğumuzun gözleri önünde eşimize şiddet uygulayabiliyoruz.
Sonra çocuğa dönüp ahlaktan söz ediyoruz.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Çünkü çocuk, babasının söylediğini değil yalnızca; yaptığını da öğrenir.
Anneye kaldırılan bir el, çocuğun hafızasına yıllarca kazınabilir.
Evde edilen bir küfür, çocuğun diline yerleşebilir.
Normalleştirilen bir haksızlık, onun vicdanında zamanla sıradanlaşabilir.
İşte bu yüzden din sadece anlatılan bir şey değildir.
Yaşanması gerekir.
İslam yalnızca dilde taşınan bir kimlik değildir.
İslam’ın insanın hayatında bir karşılığı olmalıdır.
Namazında…
Kazancında…
Ahlakında…
Ailesine davranışında…
Komşusuna yaklaşımında…
Sözünde…
Tavrında…
Merhametinde…
Adaletinde…
Sabır ve hoşgörüsünde…
Giyim ve kuşamında…
Tesettüründe…
Alışverişinde dürüst davranıp öfkelendiği an kendini tutabildiğinde…
Bir insanın ibadetleri ile davranışları arasında büyük bir uçurum oluşuyorsa, insanın kendisini sorgulaması gerekir.
Çünkü ibadet, insanın hayatına güzellik taşımalıdır.
Oruç yalnızca aç kalmak değildir; iradeyi, sabrı ve nefsi terbiye etmeyi de hatırlatır.
Namaz yalnızca belli hareketleri yerine getirmek değildir; insanın Rabb’iyle bağını diri tutmasının yanında davranışlarına da yansıması beklenen bir kulluk hâlidir.
Helal ve haram ise yalnızca başkalarına hatırlatılacak kavramlar değildir.
Önce kendi hayatımıza bakmamız gerekir.
Başkalarının kusurlarını saymadan önce kendi kusurlarımızı görmek…
Başkalarının ahlakını sorgulamadan önce kendi ahlakımızı sorgulamak…
Başkalarının Müslümanlığını tartmadan önce kendi Müslümanlığımızı yaşamak…
Asıl mesele budur.
Çünkü “Ben Müslüman’ım” demekle Müslümanlığın gereğini yerine getirmek aynı şey değildir.
İnsan bazen diliyle dinini savunurken davranışlarıyla dinin güzelliğine gölge düşürebilir.
Bir Müslüman’ın öfkesi, çevresindeki insanları korkutuyorsa…
Kazancı başkasının hakkına dayanıyorsa…
Dili sürekli kırıyor, hakaret ediyor ve aşağılıyorsa…
Gücü yettiğine zulmediyor, gücü yetmediğine boyun eğiyorsa…
Burada insanın dönüp kendisine bakması gerekir.
“Benim hayatımda İslam ne kadar görünür?”
Çünkü İslam, insanın sadece dilinde değil, ahlakında görünmelidir.
Bir yetime yaklaşımında…
Bir yaşlıya davranışında…
Bir çocuğa söylediği sözde…
Eşine gösterdiği saygıda…
Komşusuna verdiği güvende…
Alışverişteki dürüstlüğünde…
Kazancındaki helallikte…
Kimsenin görmediği yerde emanete sahip çıkmasında…
Ve öfkelendiği anda kendisini frenleyebilmesinde…
Belki de bugün toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri, merhameti yeniden hatırlamaktır.
Çünkü merhamet yoksa sevgi eksilir.
Sevgi eksilirse aile yara alır.
Aile yara alırsa toplum bundan etkilenir.
Vicdan sustuğunda ise insan, yapmaması gereken birçok şeyi yapabilecek hâle gelebilir.
Bu nedenle cinayetleri, şiddeti, bağımlılığı, aile içi çatışmaları ve toplumsal çözülmeyi yalnızca haber bültenlerinde izleyip geçmemeliyiz.
Kendimize de bakmalıyız.
Çünkü toplum dediğimiz şey, biziz.
Ve belki bugün herkesin kendisine sorması gereken soru şu:
“Ben Müslüman’ım” diyorum. Peki, üzerimde İslam’dan ne var?
Dilimizde mi?
Kimliğimizde mi?
Yoksa ahlakımızda mı?
Çünkü İslam’ın insanda görünmesi; öfkede değil sabırda, zulümde değil adalette, kabalıkta değil güzel ahlakta, bencillikte değil paylaşmada, nefrete karşı merhamette kendisini göstermelidir.
Müslümanlığın en güçlü anlatımı, insanın söylediği söz değil; yaşadığı hayattır.
İnsanlara güven veriyorsan…
Bir canlının hayatını önemsiyorsan…
Kul hakkından korkuyorsan…
Haksız kazançtan sakınıyorsan…
Öfkene hâkim olabiliyorsan…
Ailene merhametle davranıyorsan…
Kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapıyorsan…
İşte o zaman inancın hayatına dokunuyor demektir.
Çünkü mesele sadece “Müslüman’ım” diyebilmek değildir.
Mesele, o sözün ağırlığını taşıyabilmektir.
Sözümüz Müslümanlık, davranışımız insanlık dışı olmasın.
Önce kendimize bakalım.
Ve kendimize şu soruyu soralım:
ÜZERİMİZDE İSLAM’DAN NE VAR?
(Not: İslam’ı hakkıyla yaşayan kardeşlerimize sözümüz olabilir mi? Allah’ım onların sayısını arttırsın. Yüce Rabbim; İslam’ı yaşamak kendine kul olmak ve Peygamber efendimize hakkıyla ümmet olmak nasip eylesin.)
*
MEHMET GÖREN


