reklam reklam reklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklam reklam
reklam reklam reklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklamreklam reklam reklam reklam reklam

DEVİR Mİ DEĞİŞTİ, BİZ Mİ?

Yayınlanma Tarihi : Google News
DEVİR Mİ DEĞİŞTİ, BİZ Mİ?

Ne zaman insan ilişkilerindeki soğumadan, komşuluğun unutuluşundan ya da yardımlaşmanın zayıflamasından söz açılsa, cebimizde hazır bekleyen o meşhur teselli cümlesini çıkarıyoruz:

“Devir değişti.”

Bu tek cümle; kapısını çalmadığımız komşunun, halini hatırını sormadığımız dostun, sokakta yanından geçip gittiğimiz ihtiyaç sahibinin ve bencilce aldığımız kararların üzerini örten kullanışlı bir zırha dönüştü. Oysa durup dürüstçe sormak gerek: Gerçekten devir mi değişti, yoksa değişen biz miyiz?

Bu sorunun cevabını aramak için devasa sosyolojik araştırmalara ya da karmaşık istatistiklere ihtiyacımız yok. Günlük hayatın o küçük, sıradan anlarına bakmak yeterli.

Gözünüzün önüne getirin: Önümüze sınırsız ve ücretsiz bir sofranın kurulduğu o anlarda ilk tepkimiz ne olur? Yanımızdakine dönüp “Sen ne istersin?” diye mi sorarız, yoksa tabakları önce kendimiz için doldurma telaşına mı düşeriz? İnsan karakteri, büyük nutuklarda değil; işte bu küçücük, anlık reflexlerde gizlidir.

Toplum dediğimiz o büyük yapı, aslında göz ardı ettiğimiz küçük davranışların toplamından ibarettir:

Bir lokmayı bölüşebilmek,

Sabırla sırasını beklemek,

Otobüste yaşlı birine yer vermek,

Yalnız yaşayan komşunun kapısını çalmak,

İhtiyacı olan bir yakınının elinden sessizce tutmak…

Bunların hiçbiri gazete manşetlerine taşınmaz. Fotoğraflanıp sosyal medyada paylaşılmaz. Zaten gerçek fedakârlığın en belirgin özelliği de budur: Gösterişe ihtiyaç duymaz. Alkış beklemez, kimse görmeden yapılır ve değerini tam da bu sessizliğinden alır.

Eskiden bir evde tencere kaynadığında komşunun tabağı düşünülür, cenazesi olanın acısı kendi işimizden önce gelirdi. Şüphesiz bugün de hâlâ paylaşan, başkasının derdiyle dertlenen güzel insanlar var. Fakat genel eğilimin kendi kabuğumuza çekilmek olduğu da yadsınamaz bir gerçek.

Alışveriş kültürümüzde, sosyal medya akışlarımızda, aynı apartmanda oturup birbirinin adını dahi bilmeyen insanların bakışlarında hep aynı yankı var: “Benim işim görülsün, benim hakkım yenmesin, ben rahat edeyim.” Bu kelimeler zihnimizde çoğaldıkça, bizi biz yapan o görünmez bağlar kopuyor ve “biz” kelimesi hayatımızdan sessizce çekiliyor.

Oysa paylaşmak, sanıldığı gibi elindekinden eksilmek demek değildir. Aksine, sahip olunan şeyin gerçek anlamını ortaya çıkarmaktır. Bir anne son lokmayı çocuğuna uzatırken eksilmez; bir baba cebindeki son parayla eve ekmek götürürken fakirleşmez.

Bir gün gelecek; biriktirdiğimiz paralar, oturduğumuz evler, taşıdığımız unvanlar ve makamlar başkalarının eline geçecek. Geriye ne bina kalacak ne de kartvizit… Bizden geriye kalacak tek şey, bir başkasının hayatında bıraktığımız o derin ya da küçük izdir. Bir çocuğun hafızasındaki şefkatli bir gülümseme, bir komşunun duasındaki tek bir cümle ya da zor zamanında yanında durduğumuz bir insanın sessiz minneti…

İşte o gün geldiğinde mesele ne kadar biriktirdiğimiz olmaktan çıkacak. Geriye tek bir yakıcı soru kalacak:

“Elindekilerden kimin payına düşebildin?”

“Devir değişti” deyip sıyrılmak kolay. Zor olan, aynanın karşısına geçip “Belki de devir değil, ben değiştim” diyebilmektir.

Ve eğer biz değiştiysek, yine biz düzelebiliriz. Bugün bir ekmeği bölüşerek başlayabiliriz mesela. Bir kapıyı gerçekten merak ederek çalabiliriz. Bir insanı gözlerinin içine bakarak dinleyebiliriz.

Çünkü hayatın sonunda elimizde kalan, sahip olduklarımız değil; başkasının hayatına kattıklarımızdır.

reklam

YORUM YAP