

Bazı sözlerin yaşı yoktur. Bir gün kulağınıza çarpar, geçip gider. Yıllar sonra aynı söz, hiç beklemediğiniz bir yerde önünüze düşer. Bir otobüs camında, eski bir defterin kenarında, çocukluğunuzdan kalmış bir fotoğrafın arkasında…
İlk duyduğunuzda sıradan gelen cümle, bu kez içinizde başka bir kapıyı açar:
“Başkası olma, kendin ol.”
İnsan bazı sözleri anlamaz; onları yaşar.
Kendini bulmak da böyledir.
Çocukken başkalarının verdiği isimlerle çağrılırız. Büyüdükçe başkalarının biçtiği elbiseleri giyeriz. Ne zaman susacağımızı, ne zaman konuşacağımızı, neyin ayıp, neyin makbul olduğunu öğreniriz. Sonra bir gün, üzerimizdeki bütün o görünmez etiketlerin arasında kendi adımızı aramaya başlarız.
Asıl yolculuk o zaman başlar.
Bir zamanlar kalabalık bir sofrada herkes aynı yemeği beğenirken sessizce önündekini yiyen çocuğu düşünün. Büyükler konuşuyor, çocuk dinliyordur. Bir amca, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorar. Çocuk cevap vermeden önce masanın ucundaki babasına bakar. Sonra öğretmeninin söylediği mesleği söyler. Belki mühendis, belki doktor, belki hâkim…
Oysa çocuğun aklında başka bir şey vardır.
Kimsenin bilmediği bir şey.
Belki resim yapmak, belki uzak bir köye gitmek, belki kitap yazmak, belki yalnızca sabahları erken kalkıp boş sokaklarda yürümek…
Çocuk bunu söylemez.
Çünkü daha o yaşta insan, kendi arzusunun sesini başkalarının beklentisinden ayırmayı öğrenememiştir.
Hayat böyle küçük susuşlarla başlar bazen.
Sonra büyürüz.
Bir gömleği, rengi bize yakıştığı için değil, herkes giydiği için alırız. Bir kitabı sevdiğimiz için değil, herkes konuştuğu için okuruz. Bir mekâna orada huzur bulduğumuz için değil, fotoğrafı güzel çıktığı için gideriz. Bir cümleyi içimizden geldiği için değil, çok tekrar edildiği için kurarız.
Bir süre sonra insanın kendi hayatıyla başkalarının hayatı arasındaki sınır silikleşir.
Kendi zevkimiz sandığımız şeyin nereden geldiğini hatırlamayız.
Kendi fikrimiz sandığımız düşüncenin ilk kez kim tarafından söylendiğini bilmeyiz.
Hatta bazen kendi sesimizle konuşurken bile başkasının cümlelerini kullanırız.
İnsan, kendisinden böyle uzaklaşır.
Büyük kopuşlarla değil.
Küçük taklitlerle.
Bir başkasının yürüyüşüne özenmekle başlar. Sonra onun gibi konuşur. Onun gibi giyinir. Onun sevdiğini sever. Onun kızdığı şeye kızar. Derken kendi hayatının direksiyonuna oturmuş gibi görünürken, yolu başkası seçmiştir.
Bugün bu durum daha da görünür.
Telefon ekranında yüzlerce hayat akıyor. Birinin sabah kahvesi, diğerinin seyahati, bir başkasının yeni evi, başka birinin başarı hikâyesi…
Hepsi birkaç saniyelik parıltılar.
Fakat insan kendi hayatına baktığında parıltıları değil, bütün eksikleri görüyor.
Başkasının seçilmiş bir dakikasını, kendi hayatının yirmi dört saatiyle karşılaştırıyor.
Sonra kendi hayatını yetersiz buluyor.
Oysa kimse fotoğrafın kadrajına uykusuz geceyi sığdırmıyor.
Kimse sofranın üzerine kırgınlığını koymuyor.
Kimse güzel bir manzaranın önünde dururken içindeki boşluğu göstermiyor.
Görünen hayatla yaşanan hayat aynı şey değil.
Belki de kendimiz olmanın ilk şartı, başkasının vitrininden kendi evimize bakmayı bırakmaktır.
Ayna yüzümüzü gösterir; hayat ise karakterimizi.
Belki de bu yüzden insan, çoğu zaman kendisinden kaçarken başkalarına yaklaşır. Bir başkasının hayatına özenir. Onun sahip olduklarını ister. Onun cümlelerini kullanır. Onun başarılarını kendi ölçüsü sanır. Sosyal medyanın parlak vitrinlerinde başkalarının hayatlarını izlerken kendi hayatının sessizliğini küçümser.
Oysa vitrinde görünenle evin içindeki aynı değildir.
Başkalarının hayatını seyrederek kendi hayatını eksik sanmak, insanın kendisine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biridir.
Herkesin yüzü birbirine benzeyebilir; ama hiçbir insanın hikâyesi bir diğerinin hikâyesi değildir.
Kiminin yolu taşlıdır, kimininki uzun. Kimi erken büyür, kimi geç anlar. Kimi kalabalıkların içinde yalnız kalır, kimi küçük bir evin içinde koca bir dünyanın sıcaklığını bulur. Kiminin cebinde para yoktur ama hafızasında bir annenin sesi vardır. Kiminin büyük başarıları vardır ama çocukluğundan kalan küçük bir boşluğu hiçbir şey dolduramaz.
Bir ağacın başka bir ağaca benzememesi gibi…
Biri gölge verir, biri meyve. Biri rüzgârın önünde eğilir, biri kayaların arasında kök salar. Ama her biri kendi toprağında başka bir hikâye anlatır.
İnsan da böyledir.
Kendi toprağını bulduğu zaman büyür.
Çünkü insanın kendisiyle karşılaşması, çoğu zaman gösterişsiz yerlerde olur.
Bir hastane koridorunda.
Gece yarısı mutfakta yanan tek ampulün altında.
Kimsenin aramadığı bir doğum gününde.
Bir mezarlığın sessizliğinde.
Ya da herkes gittikten sonra masada tek başına kalan bir insanın önündeki soğumuş çayda…
Orada alkış yoktur.
Unvan yoktur.
Beğeni yoktur.
Sadece insan ve kendisi vardır.
İşte insan, kendisine en çok böyle zamanlarda yaklaşır.
Bir gece aynanın karşısında saçını düzeltirken değil; sabaha karşı uykusu kaçmış, karanlık odada tavana bakarken kendisine şu soruyu sorabildiğinde:
“Ben neyi gerçekten istiyorum?”
Bu sorunun cevabı her zaman büyük değildir.
Çünkü insan aynı kalmakla kendisi olmak arasında seçim yapmak zorunda değildir. Bir nehir, yol boyunca değişir; geçtiği taşları, aldığı yağmuru, taşıdığı toprağı içine katar. Ama denize doğru aktığını unutmadığı sürece değişmesi, kendisinden vazgeçtiği anlamına gelmez.
İnsanın da böyle bir yatağı olmalı.
Kendisine ait.
Dışarıdan gelen her şeyi taşıyabilecek kadar geniş, fakat yönünü kaybetmeyecek kadar belirgin.
Çünkü mesele başkalarına benzememek değil.
Mesele, benzediğin insanların arasında kendini kaybetmemek.
Bir toplum için de böyledir bu.
Kendi hafızasını başkasının hazır cümleleriyle anlatan toplum, zamanla kendi kelimelerini unutabilir. Kendi türküsünü söylemek yerine başkasının ezgisini kusursuz söylemeye çalışırken sesinin rengini kaybedebilir.
Oysa geçmişe dönmek, geçmişte yaşamak değildir.
Köklerini bilmek, dallarının göğe uzanmasına engel olmaz.
İnsan da böyledir.
Nereden geldiğini bilmek, nereye gideceğini sınırlamaz.
Aksine, insanın yön duygusunu güçlendirir.
Belki bugün bize en çok gereken şey, daha fazla görünmek değil; biraz daha kendimiz olmaktır.
Bir başkasının hayatını tamamlamaya çalışmak yerine kendi eksik cümlemizi kurmak…
Herkesin alkışladığı yerde gerçekten ne düşündüğümüzü duymak…
Herkes aynı yöne koşarken bir an durup ayakkabımızın içindeki taşın bize ne söylediğini fark etmek…
Belki de kendin olmak, dünyaya kendini kanıtlamak değil; dünya sustuğunda içinde hâlâ sana ait bir ses bulabilmektir.
İnsan o sesi bulduğunda, başkasına dönüşmekten vazgeçer.
Çünkü artık bir yere yetişmeye çalışmıyordur.
Kendine dönüyordur.
*
MEHMET GÖREN


